Jan Svankmajer: Gerçeküstünün gerçekliği
![]()
![]()
![]()
![]()
Louis Bunuel, gerçeküstücü sinemanın ilk örneği Endülüs Köpeği için “Film ruhun gayri ihtiyari sonucudur. Filmdeki hiçbir şey herhangi bir şeyi temsil eder. Eğer gerçeküstücülük yoksa, hiçbir şey de yoktur.” demiştir. Aslında gerçeküstücülük akımının da bir alt metni olarak algılanacak bu sözler sinemanın görüntü bazında gelişen yollarından en önemlisi olan gerçeküstü sinemanın da temel noktalarından birini oluşturmuştur
Sinemada gerçeküstü yapımlar çok azdır. Geçmişteki örnekleri zar zor arşivimize dahil etmeye çalışsak da günümüzde ancak özel festivallerde karşılaşabildiğimiz örnekleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz.
Sinemanın gerçekçi ve eğlendirici olması beklenir hep. Seyirci, görüntülerin gerçekçi olmasına ve filmin kesinlikle sıkmaması gerektiğine alıştırılmıştır. Para verip bilet alan seyirci ile yapımcı ve dolayısı ile yönetmen arasında imzalanmamış bir anlaşma vardır: seyirciye seyrettiğinin bir kurgu olduğunu hissettirmeyeceksin ve seyirciyi film süresince eğlendireceksin. Tabi ki sinemanın bir sanat dalı olarak içinde barındırdığı öğelerdendir bu iki temel kavram ama günümüz sineması o denli bu kavramlar üzerine gelişmiştir ki seyirci farklı tarzlarla karşılaştığında rahatsız olmakta, çekinmekte hatta korkmakta ama en önemlisi seyretmekte olduğu filmde sıkılmaktadır. Bu durum, genelgeçer yaklaşımın dışında kalan özgün yönetmenlerin de bir türlü yaratıcılıklarını rahatça ortaya koymasını engellemektedir.
“Ben, önemli olanın, yaratıcı kişinin içinde taşıdığı birikimin dinamizmi olduğuna inanıyorum. ‘Kendinin dışavurumu’ olan bu dinamizm, her şeyden önce değişkendir. Steril ve içi boş suni düşüncelere uzağım. bu yüzden de dışavurumun evrenselliği anlayışında yoluma devam ediyorum. bu da beni militan bir sürrealist konumuna oturtuyor kanımca.” *
Çek sanatçı Svankmayer bir Prag aşığı. Konservatuvar eğitimli, uygulamalı sanatların kukla bölümünden mezun, çağının ve ülkesinin gerçeküstücü yaklaşımın içinde var olmuş. Gerçeküstücülüğü sanatsal ve felsefi temelleriyle yaşayan, yaşatan ve bunları ürettiği eserlerin temeline oturtan bir sanatçı. İlginçtir kapitalizmin dayattığı yaşam ve düşünme biçimine de bir karşı duruş olarak gelişen gerçeküstücülük akımının günümüzde yaşayan öncülerinden Svankmayer, ürettiği filmlerle ülkesindeki komünist yönetimin tepkisini çekmiş ve 8 yılllığına sinemadan uzaklaştırılmıştır.
Svankmayer’in sineması derin politik içerikler ve göndermelerle dolu olsa da bu konu ayrı bir coğrafyanın ve özel bir dönemin incelenmesini gerektiren ve sosyalbilimsel temellere oturtulmuş apayrı bir yazıda “işinin ehli” bir kişi tarafından incelenmesi gerekir diye düşündüğümden bu konulara girmeyeceğim. Ayrıca gerçeküstücülük akımının düşünsel ve sanatsal derinliği üzerine yorum yapmak da bilgi birikimimi aşan bir durum olduğundan bu noktalarda da yorum yapmaktan kaçınıyorum. Dolayısı ile Svankmajer’in filmlerini yalnızca sinematografik yada konarlı açısından ele alıp çok da uzun olmayacak şekilde vermeye çalışacağım. Yine de bu filmlerin yukarıda belirttiğim yönleriyle derinlemesine incelendiği kaynaklara ulaşmak isterdim.
Svankmayer, sinemada sözel anlatımdan çok görsel anlatım üzerine çalışmasıyla ön plana çıkıyor. Zaten sesli sinemanın ortaya çıkışından beridir geri dönüşsüz olarak ilerleyen ses destekli sinema fikri, günümüzde geliştirilen efektler ve amacını çoktan aşmış olan film müzikleri ile bir olup sinemanın görsel anlatım temelini sürekli aşağılara çekiyor. Aslında görüntü ile anlatım sanatı olan sinema, konuşma ve müziği görsel anlatıma destek olarak kullanmak yerine neredeyse birbiriyle özdeş üç ana öğe halinde kullanır oldu. Bu noktada Svankmayer’in filmleri konuşmanın neredeyse hiç olmadığı örnekler olarak karşımıza çıkıyor ve sinemanın görsel anlatım temelinde bir sanat biçimi olduğunu her seferinde bir kez daha hatırlatıyor bize.
Filmleri gerçek mekan ve kişi görüntüleriyle, durdurarak çekim (stop-motion) tarzı canlandırma sahnelerinin birleşmesinden oluşuyor. Bu tarz, hiçbir zaman sinemanın gerçek bir durum olmadığını, kurgulanmış görüntüler bütünü olduğunu düşünen bir kişi olarak bana olağanüstü bir keyif veriyor filmlerini izlerken. Gerçeküstücü yaklaşımın bütün algılama yöntemlerinin görsel zenginlikle verilmesine tanık oluşumun keyfi bu bir anlamda.
“Nesneler, insanlardan daha canlıdır; daha sürekli ve daha yerleşiktir. Onların da bir hafızası ve gizil özleri vardır. Nesneler, tanık oldukları olayları örterler. Bu yüzden, kendimi onlara adar ve onların tanık oldukları gizli olayları çözmeye veririm kendimi … Animasyonun bir amacı da, zaten nesnelerin kendilerini anlatmasına izin verecek yolu açmaktır. ben nesnelere, kendi özgürlüklerini geri veriyorum.”
Durdurarak çekim teknikleri oldukça değişik ve ucu bucağı olmayan bir yaratıcılık sergiliyor ki aklınıza gelebilecek her tür objeyi kullanıyor filmlerinde Svankmajer: kaşık, balık, ayakkabı bağı, her türlü alet, bitkiler… ve bunlar, yaşama, güncel olana ve sıradana günlük yaşamında da nasıl baktığını gösteriyor Svankmayer’in. Öncelikle eğitimini aldığı kukla tiyatrosu konusunda harikalar yaratırken insanları da birer kuklaymışcasına yada cansız objelermişcesine durdurarak çekime dahil ediyor. Gerçek insan yada canlı görüntüleri gerçeklikten uzaklaşırken “gerçek” üzerine edindiğiniz bütün yerleşik algılama biçimleriniz altüst ediliyor ve her şeye farklı bakmaya doğru yönlendiriyorsunuz kendinizi. Sonuçta yanınıza kalan bambaşka bir dünyanın da var olma olasılığı, diğer yada moda deyişle ötekinin de çevrenizde bir yerlerde olduğu düşüncesi.
Kuklalara ek olarak, çamur canlandırma tekniğini ustaca kullanıyor ve yoğun emek harcandığı belli olan sahnelerle saygınlığını kat kat arttırıyor. Çektiği planlarda kullandığı çamurun üzerinde tek karede binlerce değişiklik yapıyor mesela. Değişiklikleri gözle takip edemiyor ancak görüntünün geneline odaklanabiliyorsunuz. Bu da Svankmayer’in sinemasal anlatımını pekiştiriyor algılamamızda. Aynı tekniği binlerce yaprağı bir çekmeceye soktuğu sahnede (Alice) kullanıyor ki gerçekten başlı başına görülmeye değer bir zenginlik oluşturuyor.
“filmlerim için müzik önemli. çünkü inanıyorum ki içinde bulunduğumuz uygarlık, sonunda dudağında bir şarkıyla kendini ölüme bırakıp gidecek… “
Tek bir müzisyenle çalıştığını söylerken eklediği bu sözlerde Svankmayer, görüntülerine destek olacak efektleri ve müziği nasıl kullandığının da açıklamasını yapıyor.
Kısa filmlerinden bir seçki yapalım önce, ardından izleyebildiğim üç uzun metrajına kısacık bir göz atalım :
Dimensions of Dialog: Ressam Archimboldo’nun meyve, sebze, gereçler vb. malzemelerden yaptığı portrelerinden ilhamla yaptığı bu kısa filmi karşılıklı olarak birbirini öğüten kafalardan oluşuyor. Sebzelerden oluşan kafayı mutfak aletlerinden oluşan kafa yutuyor ve öğüterek tekrar dışarı çıkardığında öğütülmüş sebzelerden oluşan kafaya dönüşüyor. Ancak arkasını dönüp giderken ev aletlerinden oluşan bir kafa ile karşılaşıyor ve bu sefer de kendisi öğütülüyor. Başlangıçta bütün kafaların da kendine özgü bir görüntüsü hani neredeyse karakteri varken sonuçta tümü unufak olup toza dönüşüyor ve çamurdan yapılmış birbirinin aynı birer büste dönüşüyorlar. İletişimsizliğin anlamayı, anlayışsızlığın anlaşmazlıkları, anlaşmazlıkların kavgaları ve kavgaların da her şeyi yok ettiğinin sessiz sözsüz mükemmel bir anlatımı.
Filmin ikinci bölümünde bir masada karşılıklı oturmuş çamurdan bir erkek ve bir kadının masa üzerinde sevişmesi olağanüstü bir canlandırmayla ve muhteşem bir romantizmle verildikten sonra aralarında kalan ve geçimsizliğin bir çok nedeni olarak simgeleştirilmiş bir çamur parçasının (çocuk diyemiyorum çünkü hareket eden ama şekilsiz bir çamur parçası bu, birçok kavramla bağdaştırılabilir) varlığıyla ortam geriliyor ve sonuçta birbirini yiyen, parçalayan iki öğeye dönüşüyor sevgililerimiz.
Üçüncü bölümde, masada karşılıklı duran iki kafanın ağzından bir takım objeler çıkıyor ve bunlar birbiri ile uyum sağlıyor. Örneğin birinin ağzından diş fırçası çıkarken diğeri diş macunu çıkarıyor ve üzerine sıkıyor. Kafaların yer değiştirmesiyle birlikte çıkardıkları objeler tümüyle birbirine uyumsuz hale geliyor ve karmaşa yaşanıyor. Bu arada çamur kafaların şekli bozuluyor. Yeniden başlangıçtaki konumu aldıklarında yine uyum olacağını bekliyorsunuz ama Svankmayer olayı tümden karmaşıklaştırıp her iki taraftan da aynı objeleri çıkartıyor. Görüş birliğine varmışçasına ağızlarından aynı objeler çıkmasına rağmen uyum sağlanamıyor ve ağız birliği etmenin de (ihtimal resmi ideolojiye uygun olarak) çözüm değil tam bir fiyasko olduğunu gösterip bitiriyor. Sonuçta ortaya yorgun düşmüş, ağzı yüzü kaymış çamurdan büstler kalıyor.
“Çocukluk, kaybolmuş cennetin ta kendisidir. daha başlangıçtan itibaren dünyaya gelişimiz olumsuz bir deneyimdir. çocukluk süreci ise sıkıntılarla, haksızlıklarla ve işkenceyle dolu olarak geçer.”
Down to the Cellar: apartman merdivenlerinden inen küçük bir kızla başlıyoruz filme. Merdivenlerde bir adam ve yerleri silen bir kadının yanından bakışıp bakışıp geçen kızımız bizi tam anlamıyla tekinsiz bir öyküye sokuyor. Bir kömürlük kapısını açıp içeri girdiğindeyse biraz önceki nesnel dünyadan Svankmayer’in gerçeküstü dünyasına atlayıveriyoruz. Evet işte varsa yaratıcılık insanda, düş gücü böylesine genişse ve tabi ki bu iki öğeyi sanatsal ve felsefi açıdan da desteklemişseniz yaşamınız boyunca birkaç arkadaş, eşiniz, bir kamera alıp evin bodrumunda böylesi bir kilometre taşı çekebilirsiniz.
Aşağıda simidini düşürünce yemek için birbiriyle yarışan burnu açılmış ayakkabılar, kömür tozunu yumurta ile karıştırıp fırında pişiren kadının bir tanesini üzerine pudra şekeri ekerek kıza vermesi, açılmayan kapılar vb. korku dolu anlardan sonra bir sandıktan yanındaki sepete patates dolduruyor kızcağız. Patatesler geri dönüyor sandığa, yeniden dolduruyor. Kara bir kedi miyavlayarak onu gözetliyor ve sonunda işini yapıp deli gibi oradan ayrılmışken elindeki sepet düşüyor ve patatesler yere dağılıp gerisin geriye bodruma yöneliyorlar.
Hiç de yabancı gelmedi değil mi? Çocukluğumuzda istemediğimiz işleri yapmak zorunda kaldığımızda yada korktuğumuz yerlere girmek zorunda kaldığımızda yaşadığımız sıkıntıları hatırlattı bu film bana. Ve tabi ardından korkularımızın rüyalarımıza girişini.
“günümüz akılcı uygarlığı, ilişkilerini kimlik ilkesi üzerinde yaşar. oysa analoji, ilkel toplumlar için doğal bir eylemdir. işte bu yüzdendir ki, analojik düşünen çocukların bilgi sınırları, düşündüğümüzden çok daha geniştir. ancak onlar gök gürültüsünü davula, davulu topa, topu penise, penisi kurtçuğa, kurtçuğu yılana ve yılanı balığa dönüştürebilir.”
The Pandolum, The Pit and Hope: Edgar Allan Poe’nun Kuyu ve Sarkaç öyküsünün kısa film uyarlaması. başka ne yazılabilir ki!
Meat Love: iki bonfile parçası birbiriyle karşılaşıp aşık olduklarında, önce romantik bir dansın ardından unun içerisinde şakalaşıp tam sevişmeye başlamışken kızgın yağa atılıp kızartılırsa ne olur?
The Death of Stanilizm in Bohemia: Yaşamı boyunca sekiz ayrı rejim görmüş bir sanatçının matruşka benzetmeiyle birbirlerinin beyninden doğan diğer liderleri böylesi bir alaycılıkla verdiği bu çalışma zaten dünya çapında meşhur olmuş bir film. Çamurdan kalıplarla yaratılan tek tip insanların üretim şeridinde ilerleyip önüne konmuş iki lokma yiyecek ve bir şişe şarabın yanıbaşında idam edilmesi, ardından da kafası kopan bedenlerin yeniden çamur kovasına düşüp yeni bedenlere dönüştürülmesi dışında bir şey anlatmak gelmiyor içimden filmle ilgili. 2. Dünya savaşı ile Stalinizm arasındaki süreç bu denli güçlü bir sinematografi ile anlatırken bana da susmak düşüyor tabi. Filmin sonundaki beynin içindense (üstelik beyinden çok başka şeyleri çağrıştıran bir kütle) hiçbirşey çıkmıyor. Kimin beyni dersiniz?
Liderler resimlerinin arkasından çıkıp da resmi yiyerek yüzün ortasına yerleşen kurukafalar, yollarda yuvarlanıp taşları ve kendinden küçük boydakileri even oklavalar, çakıl taşlarının arasından çıkan resimler, perestroyka kutlamalarındaki genç insanların gösteri görüntülerinin arasına serpiştirilen Decameron Öykülerinin orijinal çizimlerinden seçilmiş toplu sadist-mazoşist seks görüntüleri, ülkede her şeyin Çekoslovakya Bayrağına boyandığı sahneler eşliğinde kendinize uzak bir coğrafyada olan biteni net bir şekilde algılıyorsunuz.
Yemek : Masada oturan bir adamın önünde bir kullanma kılavuzu vardır. Karşısına bir adam gelir oturur. Kılavuzu okur ve denilenleri tek tek yapa, adamın içinden bir öğüne bile yetmeyecek basit bir yemek çıkar: bir sosis, bir dilim ekmek ve kahve. Yemeği yedikten sonra çakılır kalır yerinde. Karşısındaki adam canlanmıştır, boynundaki tabelayı yemeği yiyen adamın boynuna asar ve odadan çıkar. Odaya giren bir diğer kişi masada kalan adamın karşısına oturur ve bu böylece sürüp gider. Birbirinin aynısılaştırılmış, ama bir lokma ekmek için birbirine muhtaç edilmiş insanların kısır döngüsünün komik, iğrenç, rahatsız edici anlatımı.
İkinci bölümde, lokantada bir masada oturmuş iki kişi var. Biri daha yüksek bir statüye sahip görünürken karşısındaki daha serkeş biri. Garson bir türlü ilgilenmez ikisiyle de. Onlar da önce çiçekler, ardından peçete, kendi giysileri, masa gibi her şeyi yemeye başlarlar ve bitirirler. Burada gerçek iki insan görüntüsüne bindirilmiş çamur canlandırmaları görmeye değer. Adamın kibar davranışlarıyla yemesi ve karşısındaki gencin pis, arsız, görgüsüz gösterilmesi sonucu değiştirmez. Her ikisi ile de ilgilenen yoktur, her ikisi de donuna kadar her şeyi yemiştir. Yenecek her şey bittiğinde, iyi giyimli olan ve kibarca davranan adam karşısındaki genci oyuna getirir ve doymak bilmezliğiyle onu da yer.
Üçüncü bölümde, şık bir lokantada oturan burjuva bir adam tabağındaki yiyeceğe, masada bulunan bir yığın sos ve tadlandırıcı yiyecekler eklemesini görürüz. Bunca itinayla hazırlanan şeyin çok kıymetli bir yiyecek olduğunu düşünürüz. Ağzımız sulanır. Sona gelindiğinde ise adamın masada duran elini görürüz. El tahtadandır. Adam eline çiviyle bir çatal tutturur ve önündeki yemeğe yönelir: önündeki yemek kendi elidir. Değişen planlarda bir diğerini ayağında krapon olan bir bacağı yerken görürüz ardından bir kadının önünde göğüsleri vardır. En sondaysa…..
Darkness/Light/Darkness : Maket olduğu her halinden belli bir odanın içine giren çamurdan yapılma bir el, diğer kapıyı açar ve iki tabe göz girer içeriye. Gözlerin üzerine işaret ve orta parmağıyla bastırınca gözler parmaklara yapışır, el görmeye başlar. Gözler odaya ilk girdiklerinde de, parmaklara yapıştıklarında da o denli gerçektir ki her iki durumda da filmin içinde sizin yerinize gözlem yapan objeler olarak belirlenir kafanızda. Ardından sırasıyla diğer el, kulaklar ve burnuyla kapıdan uzanıp korku yaratan kafa girer. Kafa ile birlikte kulaklar ve gözler yerine oturtulur. Bunların hepsi çamurdan yapılmışken bir sonra giren organ olan dil, Swankmayer’in diğer filmlerinde de çokca karşımıza çıktığı şekliyle gerçek dildir ve sanki tencereye atılıp pişirilmeyi hak edecek denli güzel görünmektedir. Ardından içeri giren dişler, beyin, ayaklarla tam beden artık tamamlanıyor derken kapıya birşey dayanır, açmak için zorlar, odayı sallar. Elin biri diğer kapıdan bir bardak su getirir, diğer kapıyı tutan el ve ayaklar yavaşça ageri çekilir. Kapıyı açarlar ve suyu dışarıdaki “şeye” dökerler. dışarıdaki “şey” sakinleşir, küçülür ve içeri girer: iki tane hayası ile bir penis! ….
Alice : Alice Harikalar Diyarında adlı bildik romandan uyarlanan bu film hiç de çocukların seyredeceği bir yapım gibi durmaz. Alice de zaten filmin başında bu noktaya değinir ve seyircinin kafasında soru işareti oluşturur. Film, Alice’in gerçeküstü dünyada sürekli “Geç Kaldım” diye oradan oraya koşturan tavşanın peşinde koşmasıyla sürer gider. Son derece huzursuz edici, gergin bir atmosfer, filmde hiç de bildik korku öğeleri bulunmamasına karşın sizi korku ve gerilim içerisinde bırakır. Yukarıda sözünü ettiğim binlerce yaprağın bir çekmeceye doluştuğu canlandırma sahne bu filmdedir. Bir de gerçeküstücü gerçekçilik konusuna değinmekte fayda var: Alice bildiğimiz şekilde canlı bir kız çocuğudur. Kurabiye yiyip büyüdüğü sahnelerde film etkisi açısından dekor ile oynanmıştır ama küçüldüğü sahnelerde oyuncak bebek ile canlandırılmıştır. Bu canlı-bebek değişimi birçok kereler yinelendiği halde gözünüze batmaz ve oyuncak bebeğin davranışlarını da gerçekmişçesine algılarsınız.
“düş yaşamdır, insan varoluşunun yarısıdır; hangisinin ne zaman başlayıp sona erdiğini bilmediğimiz bir gerçekliktir. tekrar peri masalları anlatmaya başlamadıkça, yatmadan önce hayalet öyküleri dile getirmedikçe, batı uygarlığından geriye hiçbir şey kalmayacaktır”
Faust : Kült konunun işlendiği film, Prag sokaklarında başlıyor kanlı canlı insanlarla ve izbe bir evin dehlizlerinde kuklalara dönüşerek devam ediyor. Filmin kendi replikleri yok, konuşmalar yalnızca kuklaların canlandırdığı ve değişik şekilde yazılmış Faust metinlerinden alınma sözlerden oluşuyor. Zaman zaman koşuşturma sonucu dışarıya çıkan kuklalar insanlara dönüşürken, insanlar binadan girdiklerinde kukla halini alıyorlar. Kukla tiyatrosunun tüm olanaklarının sergilendiği filmde dekorlar son derece etkileyici. Faust yorumu ise oldukça “tuhaf”. İkinci yarıda oldukça karmaşıklaşan film, eğer İngilizce altyazılı seyrediyorsanız ağır dili nedeniyle zor anlaşılır hale geliyor, zorlayabiliyor. Hazırlıklı olmakta fayda var.
Sileni : Edgar Allan Poe ve Marquis De Sade’ın öykülerinden uyarlanan film diğer uzun metrajlardan farklı olarak gerçek görüntülerle çekilmiş. Canlandırma sahneler, filmin sahneleri arasına serpiştirilmiş ancak ana konu gerçek görüntülerle kurgulanıyor. Tabi gerçek görüntüler ne kadar gerçekse.
* Yazımın arasına serpiştirdiğim ve Svankmayer ile yapılan bir röportajdan alınan bu sözleri, internette http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=jan+svankmajer sayfasından aldım. Bölümün başında yalnızca ‘çeviri:sürrealist’ şeklinde bir bilgi vardı ve ne bir internet sitesine nede çeviren ve yayınlayan kişiye ulaşabildim. Umarım kendisinin istemediği bir şekilde kullanmamışımdır.
Kategori: Yönetmenler |