• Ana sayfa
  • Hoşgeldiniz
  • Yazılarım

Tabula Rasa

Bir sinema sevdası düştü ki içime, İstanbul sevdasından beter

Kategoriler

  • Eş-Dost-Ahbap Yazıları
  • Film Dökümleri
  • Film Eleştirileri
  • Öyküler
  • Sinema Yazıları
  • Yakında
  • Yönetmenler

Bağlantılar

  • Atölye çalışmalarından
  • GO-Blog
  • Ozar.net

Etiketler

amores perros atatürk avrupa sineması canlandırma canlandırma sineması cnbc-e cronenberg Dead poets society eğitim sistemi fallus film türleri gay filmleri gökkuşağı filmleri iran devrimi iran sineması istiridye çiftliği italyan sineması kubrick lars von trier mahalle baskısı moodysson müzik klipleri orta doğu sineması otomatik portakal oyster farmer paramparça aşklar köpekler persepolis rayzan rayzan başeğmez requiem for a dream robin williams rıza şah sadizm sansür sinema akımları sinema manifestoları sin ton ni sonia spider türk sineması uzak doğru sineması uzak doğu sineması ölü ozanlar derneği örümcek ülke sinemaları şiddet

Sansür üzerine notlar – 2 “Edep”

Tarih: 6 Şubat 2008 - Yazan: Janus

 

En muğlak konulardandır edep, namus, ahlak kavramları. Ayrıca toplumsal hukuk içerisinde kişisel önemi olan kavramlardır, toplum geneline uygulanamaz. Yani bir insanın katil yada hırsız olması toplumu ilgilendiren bir konudur ve önlem alınması gereken bir durumdur ama edepsiz olması? Edepsizse edepsizdir, kime ne zararı var? Eni sonu edepsizin biridir der iletişimi koparırsınız. Peki neden bu konularda insanların üzerine baskı uygulayacak derecede gidilir ki? Sanmayın yalnızca toplumumuzda oluyor bunlar. Bütün dünyada en modern dediğimiz toplumlarda bile var bu özel hayata müdahale dürtüsü.

Okuyanlardan karşı çıkacakları hemen duyuyor gibiyim: “Ne yani herkes çırılçıplak dolaşırsa ortalıkta! Olur mu?”. Oysa kimse ortalıkta çırılçıplak dolaşmaktan söz etmez. Ama edep, ahlak, namus konuları açılır da, siz bu konuların herkesin kişisel özellikleri olduğunu, üstelik de özel yaşama girdiğini, dolayısı ile karışılamayacağını savunduğunuzda ilk söylenen şey bu olur.

Toplumsal düzen belirli kurallar üzerine oturtulmak istenmiştir hep. Doğdun, ait olduğun toplum düzeninin bir parçası olacaksın. Bireysel özelliklerin önemli değil. Zaten daha çocuk yaşta törpülenmeye başlarsın. Bireysel gelişimin toplumun kurallarını öğrenme bütününe dönüşür. Başında sürekli dikilen birileri vardır. Sürekli duyarsın benzer lafları. Ayıp sıfatı altında aile toplantılarında kendi düşüncelerini söylemen bile engellenir, komşu amcaya yada bir aile büyüğüne saygısızlık olmasın diye. Olmadık şeyler için işin kolayına kaçılır “günah” diyerek engellenir. Hiçbir neden bulunamazsa “yasak” denir çıkılır işin içinden. Bütün bu kavramlar kafamızda koca bir boşluk bıraksa da içimize yerleşir. Yıllar sonra, zaman değişip de yaşınız ilerlediğinde bile neden olduğunu bilmeden bu kuralları benimsemiş olarak devam edersiniz yaşamınıza.

Tabi bunun altında toplumsal düzenin kontrol altında tutulması gereği yatıyor doğal olarak ama seçilen yöntemin doğruluğu sorgulanmaz. Çünkü toplum düzeninin farklı dönemlerde farklı şekillerde belirlenen devamlılık süreci, her zaman çocukluktaki özgür iradenin kuşatılması ve zaman içerisinde yok edilmesiyle mümkün olabilir. Okula gitmesi gerekir önce. Okulda öğrendikleri gereklidir tabi ama okul, çocuğa –en azından ailelerini hayalinde canlandırdığı gibi– bir eğitim vermekten ve bir birey olmayı öğretmekten çok, tam anlamı ile sistem içerisinde eriyecekleri ve çarkların bir parçası olacakları şekilde düzenler onları.

Daha anaokulundaki çocuklara evlenecekleri kişiyi düşündürten de aynı zihniyettir. Okul biter, erkeklere askerlik yapması ve dönüşte hemen iş bulmaları, kızlara ise bir an önce bir koca adayı bulup evliliğe hazırlık yapmaları öğretilir. Ancak kimse farkında değildir bunun kendilerine yaşam boyu öğretildiğinin. Son derece doğalmış gibi, içlerinden gelen istekmiş gibi algılayıp yolarına devam ederler. Bir de paralelde gelişen bir başka olay vardır ki o da hayatın yalnız yaşanmayacağı, yaşlılıkta ne olacağını düşünmesi gerektiği, dahası çocuk yapmazsa ileriki yaşlarda sıkıntı çekeceği, yalnız kalacağı korkusu ile koca bir ömür biçimlendirilir. Belli yaşa gelir cinsiyetinize göre yapmanız gerekenleri sırasıyla yapar ve evlenirsiniz. Yaklaşık bir yıl kadar sizi kendi halinize bırakan toplum, bu sürenin sonuna doğru çocuk sormaya başlar. Önce şaka yollu sorulan bu konu bir süre sonra utanacağınız bir noktaya gelir. Çocuk yapmak kaçınılmazdır. Çocuktan sonra bir üç yıl kadar daha rahatlarsanız da –ki zaten bu rahatlama değildir– sonrasında ikinci çocuk düşünüp düşünmediğiniz sürekli sorgulanmaya başlar.

Yaşamın toplum içindeki guruplarca algılanışı bu şekildedir ve toplum içerisindeki yüzdeleri oldukça fazladır. Bu düzenin oluşturulması için de okul-iş-evlilik-çocuk dörtgenindeki düzeneğin bozulmaması gerekir. Bunu bozan kişilerin davranışlarında bir bozukluk aranır ve konu döner dolaşır kişilerin en mahrem noktaları olan cinselliğine varır. Varılan nokta ne yaparsanız yapın toplumun ahlak ve namus gibi belirlediği kavramları doğrudan tehdit eden bir yapıdır ki sizin var olmanız bile bu tehdidi oluşturur. Sonuçta yaşam biçiminiz ne olursa olsun ahlakdışı ve namus bozgunu kişiler olarak betimlenmeniz gerekir. Bu da doğrudan en kişisel konu olan edeple isimlendirilir.

Bekar kadın yada erkekler, toplum için birer tehdittir. Berbat bir evliliğin üzerine boşanmış kişiler bile bir an önce evlendirilmek istenir. Arkadaş çevrelerinden eş adayları bulunur, sözümona habersizce akşam yemeklerinde buluşturulur. Eşi olmayan kişiler eşi olan kişilerin ya aklını çeleceğinden yada onlardan bir kısmıyla birlikte olma olasılıkları yüksek olduğundan bir an önce başka birinin eşi olmalıdırlar. Evli olanların da başka kişilerle birlikte olması aynı nedenle yadırganır. Erkek ahlak tanımıyla korunmaya çalışılırken kadın namus çemberine hapsolunur.

Bu da yetmez, çünkü insanlar bir şekilde birbirleriyle birlikte olmaya devam eder. erkek egemen toplum, erkeğe gem vuramayınca çareyi kadına baskı uygulamakta bulur. Önce eğitimini engeller, ardından o da yetmez yalnız başına kalmaması sağlanır, o da yetmez baskı artarak kadına uygulayabileceği en aşağılayıcı şekli biçer ve kadını kapatır. Bu, kadına “sen bir seks objesisin, erkekleri varlığınla bile baştan çıkarıyorsun. Kendini saklamak zorundasın” demenin en çaktırmaz yöntemidir. Bunu da olası tek yolu kullanarak yapar: dinsel inanışlar. Ama nedeni hiç araştırılmayan bir konu vardır. O da dünya yüzeyinde hiçbir dönem ve günümüzde dahi hiçbir ülkede insanların birbirini arzulamasını ve daha da ileriye gidip birlikte olmalarını engelleyememiştir.

Şimdiye dek yazdıklarım nasıl özetlenebilir? İnsanların toplumsal olarak geliştirdiği benimsenen kavramlar ve bunlara uygun geliştirdiği eğitim biçimi olarak adlandırabilir miyiz? Yani hangi düşünsel süreçten çıktığı belli olmayan kurallar mı? Hani eğer konu insanın aklı ise toplumdan topluma değişen, bıraktım toplumları, aynı toplum içerisinde bile yöresel olarak taban tabana karşıt şekillerde gelişen kurallar bütünü mü? Yani? Törelerden mi söz ediyoruz? Peki edep nerede kaldı? Sözlüğe bakalım gelin, edep sözcüğünü nasıl tanımlıyorlar: toplum töresine uygun davranma!

Her ne koşulda ve şekilde olursa olsun töreye uygun davranmak zorundasınız. Yani edepli olmak! Olmazsanız, töreye uygun davranan, edepli insanlar tarafından edepsiz olarak tanımlanırsınız. “Ne çıkar bundan tanımlasınlar.” diyebilirsiniz, haklısınız da ama gün gelir edepli insanların sizi edepsiz ilan edeceği koşullar o denli akla hayale gelmeyecek alanlara girer ki ne yapsanız törelere uymadığınız sürece edepsiz ilan edilirsiniz.

Başka ülkeleri bir yana bırakalım, kendi ülkemizde bölgeden bölgeye, hatta birçok yerde şehirden şehre hele hele bazı yerlerde köyden kasabaya değişen törelerimizin hangisine uyup da edepli insan olma meziyetini kazanacağız? Hadi kazandık kazanamadık bize dert olsun ama devlet eliyle bu edeplilik mevzuu nasıl sağlanacak? Devlet, hangi yöntemlerle, hangi yörenin hangi töresini baz alıp toplumun hangi yüzdesine uyarlayıp ne kadarının kafasını karıştıracak! Ne kadarının yüreğini ferahlatacak?

Törelere farklı davranmak toplum içerisinde rahatsız olunan kişiler tarafından yapılmazsa ilginç sonuçlar çıkar ortaya. Örneğin çocuklar asla kabul görmeyecek bir davranış sergilediklerinde (cinsel anlam çağrıştırmayacak şekilde tabi) bu yetişkinlere komik gelir. Nereden öğrenmişse öğrenmiş, ağzından bir küfür çıkan (yani aptal, salak gibi sözcüklerden söz ediyorum) bir çocuk, bütün aileyi ve varsa konukları güldürür. Olayın sonrasında her yerde anlatılır. Bu noktada hoşgörülen bir diğer gurup da delilerdir. Mahallenin delileri yani. Onlar da ne yaparsa yapsınlar – yine tabi ki belli sınırları aşmadıkları sürece- gülüp geçilecek, dahası yaptığını kışkırtacak şekilde davranılarak eğlenilecek kişiler olarak algılanır.

Aslında bu noktada hoşgörüleceklerin başında başka bir gurup daha vardır ki onlara asla katlanılmaz. Yaptıkları şeylerin büyük çoğunluğundan rahatsız olunan bu gurup hele de edepsizlik noktasında ileri gidiyorlarsa durdurulmaya çalışılır. Bu guruba sanatçılar diyoruz.

Bir sanatçı olarak Seyfi Dursunoğlu, sanatsal anlatımda kullanılan en yaygın yöntemlerden birini ana bileşen olarak alıp kullanan ve bunu komikliğin temeline oturtan bir yaratıcıdır. Yarattığı Huysuz Virjin kişiliği, ağzının bozukluğu, erkeklere düşkünlüğü, baştançıkarıcılığı gibi özellikleriyle toplumu güldüren, yalnız ve yalnızca güldürmesi gereken komik bir kişiliktir ve keyifle de izletir kendini. O yaratılmış bir kişiliktir. Gerçek değildir, olması da mümkün değildir. Dolayısı ile toplumun törelerine karşı duruş geliştirebilecek bir varlık olarak algılanamaz.

Peki nasıl oluyor da Huysuz Virjin kişiliği edepsiz ilan edilebiliyor? Törelerimize uygun davranmadığı söylenebiliyor? Bu toplumumuzun ne kadarlık bir bölümünü kapsıyor ve ne kadarlık bir bölümü buna karşı çıkıyor? Üstelik bütün bu olanlar kişiliğin yaratıldığından beri, 38 yıldır büyük bir ilgi ve sevgiyle izlendikten sonra oluyor. Sanatçıların aç dolaştığı, aç biilaç öldüğü ülkemizde Seyfi Dursunoğlu’nun 38 yıldır bu kişilikle sahnelerde var oluşu sevilmediği ve istenmediği anlamına mı gelir?

Efendim yasaklanmadı tabi, yalnızca gösteri saatleri değiştirildi. Bu kadar da büyütmemeliyiz durumu değil mi? Anlamadığım nokta şu: Olana bakmamak, varsa da önemsememek, istemiyorsak başka şeylere yönelmek biz aklı olan insanlara özgü bir davranış biçimi değil midir? İstediği kadar erken saatlerde yayınlansın istenmiyorsa seyredilmez hiçbir program yada film. Zaten onlarca kanal arasında istenmediği için seyredilmeyen kanal ve programlar say say bitmez. Peki istenmeyen diğer programlar için yaygara kopmazken neden Huysuz Virjin kişiliğinin olduğu programların saatleri geç vakte aldırmak için çabalanıyor?

Bu istek, başkalarının da bu kişiliği izlemesini istemiyor olmasından kaynaklanıyor. Bu beklentinin sınırı nedir? Nerede durmalıdır? Ne yazık ki bu düşünce duramaz. “Ben” ve “öteki” birlikte yaşamak zorundadır. Tarih boyunca bu durum değiştirilememiştir. İnsanların ağzından çıkanlar, beyninde oluşanlar, elinden, bedeninden dökülen davranışlar, yani insanı insan yapan öğelerin en önemlileri dışarıdan belirlenemez. Uç noktalarda kısıtlamalar mevcuttur tamam ama Huysuz Virjin gibi eğlenceli bir kişilik, Seyfi Dursunoğlu gibi bir komik, bir değerdir ve hakkında konuşulurken bile en azından onun kadar edepli olunmalıdır.

 

 

Kategori: Sinema Yazıları |

Siz de bir yorum yazın

Yorumunuz    site yöneticisi tarafından onaylandıktan sonra blogda ilgili yazı altında görünecektir. Yorumunuzu tekrar göndermenize gerek yoktur.

 
Service provider: Ozar.net