• Ana sayfa
  • Hoşgeldiniz
  • Yazılarım

Tabula Rasa

Bir sinema sevdası düştü ki içime, İstanbul sevdasından beter

Kategoriler

  • Eş-Dost-Ahbap Yazıları
  • Film Dökümleri
  • Film Eleştirileri
  • Öyküler
  • Sinema Yazıları
  • Yakında
  • Yönetmenler

Bağlantılar

  • Atölye çalışmalarından
  • GO-Blog
  • Ozar.net

Etiketler

amores perros atatürk avrupa sineması canlandırma canlandırma sineması cnbc-e cronenberg Dead poets society eğitim sistemi fallus film türleri gay filmleri gökkuşağı filmleri iran devrimi iran sineması istiridye çiftliği italyan sineması kubrick lars von trier mahalle baskısı moodysson müzik klipleri orta doğu sineması otomatik portakal oyster farmer paramparça aşklar köpekler persepolis rayzan rayzan başeğmez requiem for a dream robin williams rıza şah sadizm sansür sinema akımları sinema manifestoları sin ton ni sonia spider türk sineması uzak doğru sineması uzak doğu sineması ölü ozanlar derneği örümcek ülke sinemaları şiddet

Böyle Bir Şeye Tanık Olmak

Tarih: 5 Şubat 2008 - Yazan: Janus

marti

Yeni bir ofise taşınmanın telaşında, yeni olan her şeyin içerdiği o tuhaf heyecan ile ve şirketin yeni durumunda olacakların –hani durum çok da olumsuz gözükmese de– belli belirsiz kuşkuları içerisinde, birbirine yapışık iki evin çatılarının üzerinden boğaza bakan odamızda dosyaları yerleştirirken farkına vardığımız tek şey o mahvedilmiş güzelim inci-nin fonunda, penceremizin kenarına gelen güvercinler ve oradan oraya uçuşan beyazın en güzeli martılardı.

Çatılardan biri -belli ki eskilerden kalma, ustasının yanında gençliğini geçirmiş, yaptığı işin estetiğinden çok sağlamlığına değer veren ve asla on yıl geçmeden aynı yere aynı iş için gittiğinde aldığı parayı helalden saymayan bir ustanın elinden çıkma- eğik kiremitli ki birbirine yapışık apartmanların en ucunda, uçurum gibi bir yokuşun tam başlangıcında, yanındaki ise çatı kalıntısı mı, apartmanın molozları mı belli olmayan bir yığın içeren düz bir çatı görünümündeydi. Apartmanlar yapışa yapışa, çok da fazla ilgi çekici olmayan hatta “Devamını görmesem de olur, zaten penceremin kenarından da bu görüntü kesiliyor.” diyeceğim denli merak uyandırmayan, dahası çirkin bir görüntüde ilerliyordu sağa doğru.

Bir hafta sonu kadarlık zaman diliminde bu kadar büyük bir yığın molozun buradan taşınmasının olanaksız olduğunu düşündüğümü anımsıyorum pazartesi masama oturup da düz çatının dümdüz olduğunu gördüğümde, kendimi bildim bileli bir beyin işçisi olduğumu unutarak…

Eve temizliğe gelen köylü kadını anımsadım. Yirmili yaşlarımdaydım. İri yarı, hani “kodu mu oturtur” bir kadındı, iri kalçalı, benimkilerden büyük nasırlı elleri olan.. Annem çağırmıştı beni yatak odasına, köylü teyzem temizlikteydi o gün. Koca bir kış yerinden kıpırdamamış –çok da yatılı misafir sevmezdik, hele ki akrabalardan hiç haz etmezdik– yine de baharda çıkarılmış, oklava ile tozu atılmış, şimdi de yerine kaldırılması gereken iki kişilik bir yatak vardı tuttuğun yerinden koyun yünlerinin eline topak topak geldiği; işte o yerine konacaktı, modern görünüşlü gardırobumuzun geleneksel yüklük olarak kullanılan üst bölümüne.

Şöyle bir yokladım, ı-ıh olacak gibi değildi.. ama benden istendiğine göre yapabileceğimin düşünüldüğü bir şey olmalı diye içimden geçirirken teyzeciğim kapıdan görüp gelmişti içeri kocaman, belki de en az on çocuğu emzirdiği yediveren memelerini hoplata hoplata. “Dur yavrum belin açılır” deyip, eğildiği gibi yatağa sarılıp tek hareketle kaldırıp, “yüklüğe” koyuvermişti lüks bir lokantadaki kibar kadının yemeğe oturduğunda masada dürülmüş ve şık bir ahşap bilezik içerisine oturtulmuş beyazın beyazı peçeteyi masanın kenarından kibarca açılması için sallayıp kucağına yayışı gibi. Aynı kadın her gelişinde –benim evde olduğum günlerde- yüzüme bakar, “Eh artık yağız gibi bir delikanlı oldu senin oğlan.” derdi üstelik anneme. Yaşantım boyunca aynada hiçbir zaman yağız gibi bir delikanlı görmedim. Belki o yatak yüzündendir.

Kara bıyıklı, kara saçlı, kara sakallı adamlar belirdi dümdüz edilmiş düz çatıda. O an için bir “tadilat” yapılacağını tahmin etmiştim ama o dümdüz edilmiş düz çatının daha da dümdüz edileceğini tahmin edememiştim bu ülkede doğan, bu ülkede büyüyen ve bu ülkede yaşayıp da her şeyin en basit, en kiç haliyle gelgeç edildiğine sürekli tanık olan biri olarak. İşimin arasında içim acıyarak göz attım o dümdüz edilmiş çatıya, üçüncü sınıf umumi helalara bile artık konmayan dümdüz bembeyaz fayansların dizilişini. Sanırım öğlene doğruydu, Trakya’daki bir kazanın ıslahındaki sorunlar üzerine yazdığım raporu bitirirken bırakmıştım bu bembeyaz fayansların bembeyaz martılara bir öykünme olup olmadığı düşüncesini.

Hayır yani, bir gerekçesi olmalıydı, sorun fiyatsa bile başka renk de mi yoktu büyük yapı marketlerin ucuz serilerinde ambalajları yırtılıp da ucundan herkesin göreceği şekilde, ayağı kırık sandalyeler yada kaplaması ayrılmış mobilyaların yanında yerde sergilenen fayanslarda! Bu topraklardan çıkmamış mıydı hani bütün dünyanın sırrını çözmeye çalıştığı kırmızı rengin kullanıldığı çiniler?

Dümdüz edilen çatının dümdüz beyazlığına alışamamışken daha –üstelik iş biter bitmez- günlük kullanım dışında kalmış ıvır zıvırın konduğu bir yer haline de dönüşmek üzereydi ki, bir masa ve dört plastik sandalyenin gelişi ile olay yalnızca bir bisiklet, bir tonluk plastik depo ve o apartmana monte edilemeyecek uzunlukta dört parça yılların moda deyimiyle ferfoje demirle sınırlı kaldı ıvır ve zıvır olarak adlandırılabilecek şeyler.

Bunlara ek olarak beş litrelik pet şişenin ayırdına martılardan birinin tıkır tıkır saatlerce ne yapmak istediğini tam olarak kavrayamadığım bir nedenle didiklemesiyle vardım. Dibinde kalmış leş gibi suya ulaşmaya çalıştığını sanmıyordum ama o denli inatla ve bilinçliymişçesine yapıyordu ki işini bir nedeni kesinlikle olmalıydı. İnce narin bir bedeni vardı, daha çok çatının tepesinde geniş kanatlarıyla uçan diğeri ile karşılaştırıldığında. Sonra o denli yinelendi ki bu ikili görüntü, o pet şişenin delinmesi yada parçalara ayrılmasının bir amacı olması ve bu süreç içerisinde de diğeri tarafından sınırları belirlenen bir uzaklıkta olayın gözetlenmesinin bir gereklilik olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Seyahatimin olduğu bir haftaydı sonrakisi. Ben diyeyim on gün falan geçmiştir haftasonlarını da katarsanız. Odama geldiğimde önce pet şişeye bakındım, yoktu dümdüz edilmiş düzbeyaz çatıda. Martılara bakmadım, zaten her yerde varlardı, zaten sürekli penceremizin önünden pike yapıp geçerlerken, süpürgeliğe şöyle bir göz atarlardı. Hani öğle vakti değildi ya, hani yemeklerden kalan ekmek dilimlerinin pencereye konmasına da zaman vardı daha.

Sonra keskin bir sortiyle boğaza doğru dalışa geçerlerken arkalarından bakakalırdım, iki saniyede aldıkları yol için ne denli çaba harcamam gerektiğini ve ne denli zavallı ve aciz olduğumu uçma yeteneğinden yoksun bir tür olarak.

O haftanın üçüncü günüydü sanırım, sandviç istemiştik, hani yani ekmeğiyle birlikte yenen ve yemeğin yanında gelmediği için ekmek artmayan bir öğündü.

Kendisiyle o gün görüştük yakından! O kocaman gövdesinin hızını kesmek için o devasa kanatlarını tam zamanında kısıp, çırpmaya başlayıp ve ayakları süpürgeliğe değdiğinde kanatlarını doğal mühendislik mükemmelliğinin doruğunda katlayıp gövdesine bitiştirerek ve dengesini en mükemmel şekliyle sağlayarak, yandan iki bölümü açılan, ortasında kocaman kare bir cam olan penceremizin benim tarafımdaki açılmalı bölmenin önüne konmuştu gözlerimin önünde, gözlerim faltaşı. Bir metre yoktu aramızdaki yaşam boşluğu vede on santim kadar ancak açılmış bir pencere kanadı. İlk kez bu denli yakındım bir martıya (ne kadar da büyüktü!).

O gün ekmek olmadığının farkında hesap mı soruyor ne diye düşünürken ben bencilce tüm insanlığımla, gagasıyla cama vurdu iki kez. Gözgöze bakıyorduk artık; onun bir beklentisi vardı, benimse hayranlığım. İki kez daha –evet tam iki kez daha- vurdu yeniden cama gagasıyla. Gözlerinde ne bir yalvarış nede yabancılık sezdim. Düpedüz bakıyordu bana ve cama vuruşu da bana yönelikti düpedüz. Hafifçe uzattım elimi pencereye doğru. Bir güvercini çoktan kaçıracak bu davranışım martı için yalnızca bakışlarını kısacık bir süre gözlerimden elime yönelmesiyle belirginleşti bakışımda. Pencereyi yavaşça açmaya başlamıştım alt köşesinden tutarak. Martı korkusuzca bir ayağını attı içeriye; artık aramızda hiçbirşey yoktu ve bir metreden azdı uzaklığımız. Denetim dışı bir eyleme geçişle yavaşça uzanmaya başladı elim ona doğru ne olacağını kestiremediğimi bile düşünmeye fırsat bulamadan. Elimi izledi gözleri korkusuzca, arada gözlerime bakıp sonra hemen elime çevriliyordu bakışları. On santim kadar yoktu aramızdaki uzaklık artık. Daha da uzansam ne yapacağımı bilmediğim halde büyülenmiş, uzanıyordum ona doğru.

O anlardaydı sanırım… tümüyle bana dönük gövdesi mükemmel zariflikte bir kanat açılışıyla ayaklarını penceremden kaldırdı (doğanın en başta gelen kuralını bozmaya kalkışmıştım: türler arası yaklaşım ancak ve ancak türlerden birinin izin verdiği oranda gerçekleşir) ve –hani sinemada hiç kimsenin görmediği bambaşka bir renk arayışımız var ya*– elimin dokunamayışına teselli, daha öncesinde asla duymadığım bir süzülüş sesini kulaklarıma bırakarak havalandı, kanatlarını bir kez daha çırpmak gereğini duymadan karşıki çatıya doğru süzüldü, vaz geçti, boğaza doğru sortisini yaptı yeniden, bana ekmek vermeyişimi hatırlatır şekilde…

1 ay kadar sonra

Bir daha gelmedi pencereme o günden sonra. Küsmüş müydü? Kızgın mıydı bana ekmek koymadığım için? Hayır, nedeni çok başkaydı artık. Bir ailesi vardı, beslenme yeri değişmişti, karşı çatıydı artık ve üstüne biz olayı fark etmiş, ekmekleri karşı çatıya fırlatır olmuştuk 

Hayvanları, nankör, sadık, düşman, sevecen gibi doğayla hiç ilgisi olmayan, tümüyle sonradan insanları betimlemek üzere, insanlar tarafından uydurulmuş sıfatlarla, iyi-kötü ayrımının yapılmasına dek varacak doğallıktan uzaklaşma, aslını reddetme çılgınlığına varan –paranoyak türler değil midir hayatta kalan ve türünün devamını sağlayan? Paranoyak olmayanlar su başında, yemek ortamında av olmadılar mı salakça diğer türlere? Şizofreni neden hala sürekli % 1,5 oranını tutturuyor çağlar boyu insan nüfusunda? Ensest ve çocuklara cinsel yakınlık neden hala önüne geçilemeyen bir yatkınlık insanoğlunda?– bir hayvan türü olmanın utancını içinden söküp atamamış, bu uğurda kafasında olmadık varlıklar yaratıp hep ama hep kendini ayrı, özgün, temelinde her şeyden bağımsız iki ana unsurdan yaratılmış görme hayali kurmuş, üstün yaratık olmaya –ki kendi içinde bile, kendinden olanı bile çoğu zaman hor görüp, olmadı sömürerek, hatta ve hatta, evet gerçekten; öldürerek- özenmiş zavallı ve çaresiz insanoğlunun yarattığı hayal dünyasının bir ürünü olmaya.

Hele hele doğadaki tek nankör varlık olan insanların bu özelliğini kedilere yöneltmesi – bir kedi için nankörlük ne anlama gelebilir ki? Doğada nankörlük nasıl tanımlanabilir ki insanoğlu olmasa!- yada doğal hiyerarşik yapısının en üstüne –iki ayaklı olduğu ve kendilerine göre çok uzun oldukları için- insanoğlunu koyduklarından dolayı, insana bağlılıkları bir üst düzey köpek türüne bağlılıktan öteye geçmeyen köpeklerin sadık oluşu gibi bir sürü saçma sapan özelliklerle kendini kurtarmaya çalışan insanoğlu… Kendisini yarattığını hayal eden varlığa binlerce yıldır taparken bile kendi sonunu kendi elleriyle “o varlığa” karşın büyük bir arsızlık ve açgözlülükle kendi kendine getiren insanoğlu…

Sabah saatlerinde, hani güneş tam karşı taraftan vurmuşken, hani o eğik kiremitli çatının üst kısmında çatıya çıkmak için açılan yukarı pencerenin çevresine iliştirilmiş oluklu malzemenin, pencerenin kenarından yarım metre kadar uzayan bölümünün altına bir şeylerin iliştirilmesine olanak verecek bir korunaklı bölge oluşturmuş da, hani sabah güneşi sıcaklığını tam da açık olan taraftan düşürürken, öğleden sonra tepeye çıkıp da en sıcak olduğu zamanda oluklu malzemeyi delip geçemeyecek şekilde engellendiği yerde, biz her şeye aklı eren, doğaüstü varlık insanoğlu oradan çatıya yayılan civciv çığlıklarını duyana, hatta da sonradan dolaşmaya başladıklarını görüp de “üç taneymiş” diyene dek öylesi bir alanın yepyeni bir yaşama olanak sağlayacak özelliğini algılayamayacak denli kaptırıvermişiz kendimizi kendi kendimizle var olmuş megalomanlığımıza.

Olsa olsa rengi tutmamış bir yünden yada açık renk bir atkıdan kopup da günlerce sokaklarda toz toprak içinde sürüklenmiş üç yün yumağı bozuntusu diyeceğiniz  bu “şey” ler ancak hareket ettikleri için bu betimlemeden ayrılabiliyorlardı. Tamam sevimliydiler ama ve fakat martı yavrusu olmayacak denli çirkindiler. Doğada güzel olanın sevimliliği genelde bilinen şeydir de çirkin olanın yavru sevimliliği tuhaf geliyordu insana. Ama doğru ya! O ölüm makinesi, o her şeye saldıran, her şeyi yiyebilen canavar timsahların yavruları da sevimli değil mi zaten? Sevimlilik de türün devamı için gerekli bir şey olmasın!

Sonra, seyretmenin, gözetlemenin çok ötesine geçen bir fark ediş süreci başladı bizde. Çatıya attığımız ekmekleri yiyordu martılar, ufaklıkların pek bir şey yediklerini görmüyorduk ama büyüyorlardı. Önce kafaları belirmeye başladı, şişmanlamışlardı biraz. Popoları da uzamaya başlamıştı, ama hala toz toprak içinde kalmış tüylü “bir şey”diler ve kesinlikle martı değildiler.

Ofisçe eğlencemiz olmuştu ama şaşkınlığımız giderek saygınlığa dönüşmeye başlamıştı bir gün sabahın geç saatlerinde güneş sonrası ufaklıklar sundurmanın önüne çıkıp ciyk ciyk dolaşır ve hem de kiremitlerin üzerinden sürekli bir şeyler yerlerken; neden sonra anladık, anne-babaları olan çift, bize daha yakın olan tarafına atabildiğimiz ekmekleri sundurmanın önüne taşıyıp, üstelik bir de kırıntı haline gelene dek gagalarının arasına alıp kırıp, yere atıp ufaklıkların yiyeceği hale getiriyorlardı.

Bu arada eğik kiremitli çatının üzerinde ikisi bitişik dört bacanın birbirinden ayrı iki tanesinden, alüminyumdan yapılma beş santim kadar çapında ayrı bir baca çıkarılmış olduğunun ve bu boruların üzerinin geniş konik bir kapakla şapka gibi kapatılmış olduğunun da yeni ayırtına varmıştık. İnsanoğlu ne kadar kör!

Bu iki çıkıntının üzerinde zaman zaman –o kadar da seyrek miydi! Yoksa?- yetişkin martıları gördüğümüzde de –o zaman kıştı- oradan çıkan dumanın sıcaklığıyla ısındıklarını düşünmüştük de tuhaf da gelmemiş değildi hani dumandan boğulacak kadar içinde kalabiliyorlardı. Bu iki bacanın üzerinde o kadar yoğun dumanın içinde kalışlarını ısınma gereksinimine bağlamıştık da kendi bencilliğimizde, anne-baba olmanın bilincinde o üç yavrunun yuvasının korunması için sürekli nöbet tutma kavramıyla bağdaştıramamıştık.

Nede olsa onlar hayvandı ve biz, bütün evrimsel sürecin bizdeki kalıntılarını –hani şu sapkınlık-sapıklık-hastalık üçgeninde saptayıp ayrıştırdığımız türdeşlerimizle bir tuttuğumuz hayvansı güdülere bu tür bir sevgi üçgenini yakıştıramıyorduk. Bahar geçmiş yaza girmiştik ve o iki martı hala o iki uzun bacanın üzerinde, ki tepesi konik olduğu için ayakları sürekli yana kaydığı halde ve asla ayaklarını içine çekip en rahat halleriyle üzerinde oturamadıkları halde nöbet tutmaya devam ediyorlardı aylardır.

Ufaklıklar o ekmek kırıntılarıyla beslenerek nasıl da palazlandılar derken (gerçekten bayağı bir şişmanlamışlardı ve kafaları, gagaları, paletli ayakları iyice ortaya çıkmaya başlamıştı ama hala martı olamayacak denli çirkindiler; tüyler grileşmiş, arada beyazlar görünüyordu, çok şişmandılar, toparlak bir şeydiler. Ayrıca boyunları tuhaf denecek şekilde kısaydı. Hadi tüy değiştirip bembeyaz martıya dönüştüler diyelim, peki o boyun kendiliğinden uzayacak mıydı?

İlkin göğüs ve karınları beyazlaştı, sonra kanatlarını açtı biri birgün, çırpmaya benzer bir iki davranış yaptı, bacanın üstünden seyrediyordu anne-baba ve sürekli o bildik martı çığlıkları. Ama bir şey vardı çığlıkların dizilişinde; bir farklılık… Gün boyu sürekli kulağınıza geldiğinden gittikçe bir şeyleri algılıyor gibi oluyordunuz. Bir tür öğrenme mi! Yani artık kafam bilgisayarıma gömülüyken bir tür ses dizisi duyduğumda “Ah evet ufaklıklar ortaya çıkmış olmalı.” deyip de kafamı çevirdiğimde sundurmanın üzerinde kanatlarını beceriksizce açıp, çırpmaya çalışan yavruları görmem rastlantı olamazdı artık. Ufaklıklar kanat çırpmaya çalıştıkça sesi artan annenin çığlıklarına tam ortadan girip tam bir senkronizasyonla ona eşlik eden babanın çığlıkları da artık rastlantı olamayacak denli bildik geliyordu.

O günün akşamında annenin, denizden doğru gelip, çığlık çığlığa dümdüz edilmiş düzbeyaz çatıya indiğini, ufaklıkların onun çevresinde toplandığını, annenin boynunu önce yere uzatıp başlattığı çığlıklarını boynunu göğe doğru uzatırken arttırdığını, bunu birkaç kez yaptıktan sonra yeniden yere uzattığı kursağından kocaman birkaç parçanın döküldüğünü ve ufaklıkların bunlara delice saldırıp yediğine tanık olduk ve insan bilgiçliğiyle tek kaşımızı kaldırıp kesin balık getiriyor denizden dedik, sanki yenecek balık kalmış gibi Boğaz’da.

Ufaklıkların ikisi daha acar, diğeri zor yavrulardan. Hani yani yardım almasa yırtamayacak gibi. Annenin yere düşen parçalardan büyücek birini gagasına alıp, o zayıf ufaklığa kendi ağzı ile yedirdiğini söylesem kim inanır bana?

………

Bugün bu tuhaf günceyi bitirmesem olmayacaktı.. Bugün bu bitirme isteğini körükleyen şeye tanık olmasam belki daha da uzun yaşayacaktım insanoğlu kibirimle… Bugün artık ne yılanın soğukluğu kaldı aklımda, ne kaplanın dişleri, ne şu hayattaki tek korkum areknofobya…

Uzunca bir süredir ufaklıklardan ikisinin, eğik çatının dümdüz edilmiş düzbeyaz çatıya olan tarafındaki yaklaşık iki metrelik yükseklikten kanatlarını beceriksizce çırpmaya çalışıp, kendini bırakıp da “Uçtuğunu mu sanıyor bu şimdi!” dedirten denemeleri sürüp gidiyordu.

Bu denemelerde, sıradanlaşan çığlıklar birden kesiliyor, sanki anne-baba dikkat kesilip çocukları üzerinde yoğunlaşıyor, sonra ufaklıklar kanatlarını kapadığında, yeniden ama kısa bir çığlıkla bitiriyorlardı olayı, “oluyor evet” yada “olmadı” dercesine.

Kağıtlara, grafiklere, kimseye anlam ifade etmeyen yüzlerce veriden anlamlı birkaç çizgi bulmaya dalmış gitmişken, ama yine de çığlıklar kulağımda işime yoğunlaşmışken, çığlıkların yükseldiği, anne-babanın bir ağızdan haykırışlara ulaştığı bir anda –ki daha önce böyle bir karmaşa olmamıştı- başım istemdışı bir şekilde pencereye çevrildi sanki işim kadar önemli yada onun bir parçasıymışçasına karşı damda süregiden yaşam mücadelesine…

Ufaklıklardan biri çatının kenarındaydı, benden öteki tarafta. “Eyvah!” dedim, düşecek salak uçayım derken. “Ne yapmalı?”. Ayağa kalktım birden, apartmandan çıkıp, bir aşağıdaki sokağa koşacağım süreyi tahmin etmeye çalıştım kafamda, tam sandalyemi çekmiş bir türlü değdirmemeyi beceremeyip yeni plastik boyanmış duvarda çizik çizik izler bıraktığımız arkalığını korumaya çalışırken ufaklık arkası bana dönük, kanatları sonuna dek açık, tam çatının kenarından bildik o “salakça” kanat çırpışını yapmasıyla birlikte havalandı, dengesi bozuldu, aşağı doğru terasın kenar çizgisinden kayboldu kaybolacak noktadayken kanatlarını topladığını ve sertçe bir kez daha –üstelik terasın arkasından “salakça” olup olmadığını göremediğim şekilde- çırptı ve birden yükseldiğini gördüm!

Birden!
Yükseldiği gördüm!

Birden!
Yükseldiğini…
Gördüm!

Bir kanat çırpışı daha yaptı kendini kasarak. Daha da yükseldi! Havada durmaya çalıştı… dengesi bozuldu… kanatları açık, topladı bedeninin süzülüşünü… yüreğinin korkusunu göğüs kafesimde hissettim. Deli gibi atıyordu yüreğim.

Anne havalandı bu olaylar olurken.. Anne havalandığında, ufaklık bir kez daha kasılıp çırptı kanatlarını güvenle… Birlikteydiler, gökyüzünde… Bir çember çiziyorlardı havada, adım gibi emindim ufaklık annenin simetrisindeydi. Annesi bembeyaz kendi kapkara… Kapkara bir martıyı havada uçarken gördüm, inanın! Doğru söylüyorum. 

Kara renkli ufaklıklar ikiye çıktı… Diğeri de kanatlanmış demek ben ilkini izlerken. Babayla birlikte girdiler görüntüye… gökyüzünde iki kara, iki en güzel beyazdan martı uçuyordu. Ufaklıklar dengelerini yitirdiler, anında toparlandılar… Süzüldüler, çırpınarak yükseldiler. Döndüler anne-babalarıyla, döndüler, süzüldüler, kusursuz pike yapışla dümdüz edilmiş düzbeyaz çatıya kondular.

Demek kedilerin daha ilk aylarında arka ayaklarını düşmanı deşmek için pıtır pıtır kullanmalarını öğrendikleri gibi– yavru kediyi elinize alıp da karnını gıdıkladığınızda ilk yaptıkları şeydir bu- bunlar da daha uçmadan konmayı dizmişlerdi dna’larına milyonlarca yıl boyunca bir güvenlik unsuru olarak. Uçması kolay olabilir! Ama ya inmek? Gitmekten daha zor gelmez mi insana dönmesi!

Dümdüz edilmiş düzbeyaz çatıya konan ufaklıklar, zordaki kardeşlerini de aralarına alıp masanın altındaki gölgeye çekildiler. Sanırım mutluydular, bilmiyorum, ama ben mutluydum.

Mutlu olup olmamaları önemli değil ama yerdeyken, şu anda, yani, nasıl desem,  hala bir martı olamayacak denli gri ve çirkinler.

                                                                                                                                           Bugün, 25 Haziran 2007

* Özlem’e sevgilerle..

Kategori: Öyküler |

Siz de bir yorum yazın

Yorumunuz    site yöneticisi tarafından onaylandıktan sonra blogda ilgili yazı altında görünecektir. Yorumunuzu tekrar göndermenize gerek yoktur.

 
Service provider: Ozar.net