Sansür üzerine notlar – 1 “Şiddet”
Hangisi daha önceydi hatırlamıyorum. Aslında sıralama da yapmak istemiyordum zaten. Ülkemin kişiliği gelişme sürecindeki çocuklarının arkadaşlarını, okulda öğretmenlerini bıçakladığı –hadi bıçaklama daha bir algılanabilir diyemiyorum ama– silah çekip vurduğu haberlerini hangi mantık yada bilinçle bir sıralamaya sokabilirdim ki kafamda! Sıralamak, önce algılayıp bellekte yer ayırmak demektir. Algılayamadığınızı belleğinizde nasıl sıralayabilirsiniz ki?
Olaylardan birine neden olarak aşk sözcüğü kullanıldı! Aşk! Bir oğlan bir kızı seviyordu, kız da ona ilgi göstermemek gibi bir cüreti göstermenin ötesinde başka birisine ilgi duyuyordu. Bunun üzerine oğlan “aşık” olduğu kızı birkaç kez uyarmıştı. Sonunda bir şey değişmeyince çekti tabancasını ve kızı vurdu! Çok doğaldı bu: kıza aşıktı çünkü! Kıza olan aşkı onu silahı çekip vuracak denli güçlü ve derindi. Yüzyılın aşkı olacaktı, tarihe geçecek, herkes onu alkışlayacaktı! Gıpta edecekti “ne sevgiymiş be” diye.
Bu muydu çocuğun gerçekten düşündüğü bilemiyorum ama asıl bilemediğim sevgi kavramının nasıl olup da cinayet eylemini içerdiği/nedenlediği/tetiklediği… benim değilsen toprağınsın! Bunu eğer okul sokmadıysa o çocuğun kafasına ailesinden mi öyle görmüştür? Bu yazının devamı olan sıradaki edeple ilgili bir durum mudur? Nedir? Nereden ele almalıyım ki konuyu algılayıp belleğimdeki sıralamayı başarabileyim!
Bu arada kendine kırık not veren öğretmenini bıçaklayan bir çocuk ve benzer nedenle okul müdürünü vuran bir başka çocuk hatırlıyorum bu konularda sıralama yapamadığım belleğimde.
Toplum dehşete düştü! Birden herkesin içindeki Türklük ülküsü yerlebir oldu. Türk çocukları nasıl böyle bir şey yapabilirdi! Herkes ağızları bir karış açık bunu konuştular aralarında. Gündemin konusuydu. Kekli pastalı ev günlerinden, ofis toplantılarına, iş görüşmelerinden taksi şoförü muhabbetlerine dek bu konuşulur oldu.
Toplumsal travmaya dönüşecekti ki konu, suçlu bulundu: bir televizyon dizisi gençleri kışkırtıyor, onları mafya elemanlarına özendiriyor, dahası silah taşımaya, yalnızca ve yalnızca kendi yada içinde bulunduğu gurubun çıkarları için adam öldürmeye teşvik ediyordu. Üstelik bunu güçlü bir ideal olarak da veriyor bunu yaparken de racon denen bu dünyada sahip olabileceğiniz en içi boş kavrama sığınıyordu.
Toplumsal şok, güdüsel tepkiye dönüştü ve cumhuriyet tarihimizde bir kerecik bile olsun karşılaşmadığımız bir ortak tepkiyle her görüşten, her kesimden insan, söz konusu dizinin televizyondan yayından kalkması konusunda fikir birliğine vardı hatta yine cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde bu uğurda “eyleme” geçti. Protestolar oldu, tartışmalar ekrana, RTÜK sitelerine, telefonlarına yansıdı. Sonuç? Yapımcılar yeni sezonu yayınlamayacaklarını bildirdiler.
Bütün o masum çocukların aklını çelen, onları şiddete, cinayete, silah taşımaya daha doğrusu silah kavramını beyinlerinde oluşturmaya yönlendiren dizi sona ermişti. Herkes rahatladı. sorun ortadan kalkmıştı. Sevgili çocuklarımız kötü etkiler yayan bir mihrakın etkisinden kurtulmuş hepsi ana kuzusu özlerine dönmüşlerdi. Devekuşu rahatladı, kum yarıldı, kafasını gömüverdi içine… kafasını kumdan çıkarsa mutlu mutlu gülümsediğini göreceğinizi bile düşünürdünüz.
Peki duruldu mu olaylar? Başlangıçta belki diyeceğim ama süslü basınmızın olaya ilgisinin azalmasıyla olayların verilme sayısında bir azalma yaşandığı büyük bir ihtimal. Ayrıca haber olabilecek her türlü olayı kendi kafasından yorumlarla vermeyi görev edinmiş basınmızın benzer olayları farklı yorum biçimiyle vermiş olması daha da olası.
Yayından kaldırılan dizinin çok sonralarında belleğimde sıralaması zor olaylarda bir değişiklik olmadığının farkına vardım. Dikkatimi yoğunlaştırdığım olaylardan birkaçı yine lisede olan bıçakla yaralamalar ve nasıl olduğu bu yazı hazırlanırken anlaşılamayan bir kız çocuğunun yüz bir bıçak darbeli cinayeti. Bu haber de polisin şüphesi üzerine daha kesinleşmeyen bir sonucu aileleri de içine katarak yayınlayan kanallar açısından da çok ayrı bir eleştiri konusunu barındırıyor ama bu, bu blogun kapsamı dışında tartışılacak bir olgu.
İster istemez sonuçta bir noktaya geliyoruz: şiddet olaylarına neden olduğu düşünülen dizi yayından kalktığı halde hala neden bu olaylar devam ediyor? Gencecik insanları, hatta çocukları şiddete iten nedir? Şiddet insanın içinde kendiliğinden var olan bir olgu mudur? Eğer böyleyse neden toplumun bazı bireylerinde ortaya çıkıp bazılarında çıkmamaktadır? Eğer şiddet insanın içinde var olan bir olgu değilse, insanlar dışarıdan gelen etkilerle görüp taklit mi ediyorlar? Eğer durum böyleyse yine neden toplumun bazı bireyleri film, dizi, kitap, müzik gibi etkenlerden etkilenip şiddete yönelebiliyor, diğerleri yönelmiyorlar?
Toplumsal benliğimiz hep bir tek taraftan baktı olaya; çocuklarımız televizyondan görüp etkileniyor! Peki ya etkilenmeyenler? Bu dizilerden etkilenmeyen çocuklar da vardı, hatta bu dizileri seyretmeyenler de. Kimse onların üzerinde durmadı. Dolayısı ile de her iki tarafın da inceleneceği şekilde bir istatistik bilgi geçemedi elimize. Etkilenen ve etkilenmeyen çocukların, gençlerin toplumsal-kültürel, ekonomik yapıları nedir, toplumun hangi kesimindendir, inançları, toplumsal duruşları nelerdir,nasıl bir aile yapısına sahiptirler…. Bu ve benzeri hiçbir sorunun yanıtı alınamadı. Günah keçisi bulundu, etkenin önüne engel kondu, toplum rahatladı. Zaten en uzun tarihsel belleği iki yada üç gün süren bir toplumda olay da hemen unutuldu.
Binlerce yıldır toplumsal olayların kaynakları ne yazık ki emin ellere bırakılıp araştırılmak ve sorunların belirlenmesi ile gereken önlemler almak yerine, bu olayları gündeme getiren, insanlara gösteren, ortalığa çıkaran sanat yada basın üzerine gidilmiştir. Hep bu iki meslek gurubundan insanların yaptıkları engellenmeye çalışılmıştır. Bunun adı da –düzeyi, mantığı, amacı vb. ne olursa olsun- sansürdür.
Eğer ki Türkiye Cumhuriyeti’nde, televizyonda gösterilen bir dizideki kişilerden etkilenip de okula silahla girmeyi akıl edecek çocuklar ortaya çıkıyorsa, eğitim sisteminin, aile içi eğitimin ve toplumsal düzenin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi gerekir. Hz. Ali’den beri “Bana bir harf öğretenin bin yıl kölesi olurum” diyenlerin, ustasından güreş öğrenirken ne olursa olsun onu tuşa getirmemesi gerektiği bilenlerin, kalfalığı geçip de ustalığa ulaşmanın ayıp olduğunun bilinciyle bugünlere gelmiş bir halkın öğretmenine, arkadaşına, sevgilisine, eşine, komşusuna, farklı algılayış ve inanışlara, ailesine yada çocuklarına nasıl olup da şiddet uyguladığının sorgulanması gerekiyor en başta.
Gün olur bir film toplumdaki şiddet öğesini eleştirel tarzda ele alır gösterir, yine de insanlar şiddete yönelebilir. Gün olur bir film toplumdaki şiddet eğilimini kullanarak anlatımı pekiştirir, deşilmeyecek yaraları ortaya çıkarır. İkincisi zararlı mıdır! Evet yada hayır, tartışılabilir ama ortaya çıkarılan eser ne amaçla üretilmiş olursa olsun toplum üzerindeki etkisinden ve ardından gelebilecek toplumsal olaylardan sorumlu tutulamaz. En kötü örneğinde bile bence çocukların ve gençlerin şiddete eğilimini ortaya çıkarması dolayısı ile bile adını sürekli geçirmemekte direndiğim dizinin toplumsal bir yararı olmuştur ve bu, toplum yöneticilerinin harekete geçmesini gerektiren bir olgu haline gelmiştir.
Bu yazı, sanatsal yaratıcılığın yapısı yada kalitesi üzerine bir yazı değildir. Eserin üretilme amacını da içermemektedir. İster televizyonda izlenme oranını arttırmak amacıyla üretilsin, ister sinemada gişe kaygısıyla, isterse toplumsal, ruhbilimsel her türlü bilimsel desteklerle donanmış bilinçli-yönlendirici bir film olsun, isterse yalnızca ve yalnızca şiddeti bir sanatsal obje olarak kullansın bütün filmler bazında aslında tüm sanat eserleri üzerine bir çalışmadır.
Toplumun kendisiyle yüzleşmesine neden olabilecek her türde yapıt yasaklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ki bunun adına binlerce yıldır sansür diyoruz yukarıda da belirttiğim gibi. Ve sansürün de başı-sonu belli olamayacağı gibi, sınırları da bir süre sonra görünmez hale gelir.
Çocukluğumuzdan beri izlediğimiz Western filmlerindeki şiddeti hangi sınıflandırmaya sokacağız? Sinemalarda hala en fazla gişe yapan filmlerin başlarında vurdukırdılı filmler gelmiyor mu? Peki ya korku, gerilim filmleri?
Bunları bir yana bırakalım; sinema tarihine geçmiş Kubrick ustanın A Clockwork Orange filmini de yasaklar mıyız birgün! Üstelik evlere bile alınmamalı diyerek. David Cronenberg’in sinema tarihine armağanı tam anlamıyla bir külliyat diyebileceğimiz filmlerinin tümünü çöpe mi atacağız? Çocuklarımız, gençlerimiz bu filmleri izlememeli mi? Şiddeti tanıyıp, insan içindeki mekanizmasını algılayıp kendini dahası toplumu tanımasınlar mı? Tümüyle eğlencelik olsun diye çevrilmiş hatta istismarımsı tartışmalara konu Quentin Tarantino filmlerinden Kill Bill 1-2 filmleri ne olacak?
Hadi daha da ileri gidelim; tarlada tecavüze uğrayıp da hamile kalınca aile içi alınan karar sonrası ağabeyi tarafından öldürülen kızın filmini yapmak istesek de o öldürülme anını tüm vahşetiyle vermek istesek dünyanın en güzel sevgilerinden olması gereken ağabey-kardeş sevgisine karşıtlığı göstermek için. Bu sahne, bu film hangi sınıflandırmaya girecek!
Sanatsal yaratıcılığı engelleyemezsiniz! Herhangi bir sanat eserinde seçilmiş bir konuyu, işleyiş biçimiyle bile yorumlayamaz, bunun iyi yada kötü, doğru yada yanlış olduğunu belirleyemezsiniz. Sanat eseri zaten olayın belirlenmiş ve yorumlanarak sunulmuş halidir. Topluma sunulduğu andan başlayarak da artık algılama süreci başlar. Toplumun algılama sürecinde ortaya çıkacak pürüzler yada sorunlar sanatçıya mal edilemez. Olay artık toplumun yapısına yönelik olarak gelişir ve sonuçlarına da toplumun kendisi ve toplumun yönetimine talip olup oyları toplamış yöneticilerin, bakanların ve diğer her düzey bürokratların sorumluluğundadır.
Kategori: Sinema Yazıları |