• Ana sayfa
  • Hoşgeldiniz
  • Yazılarım

Tabula Rasa

Bir sinema sevdası düştü ki içime, İstanbul sevdasından beter

Kategoriler

  • Eş-Dost-Ahbap Yazıları
  • Film Dökümleri
  • Film Eleştirileri
  • Öyküler
  • Sinema Yazıları
  • Yakında
  • Yönetmenler

Bağlantılar

  • Atölye çalışmalarından
  • GO-Blog
  • Ozar.net

Etiketler

amores perros atatürk avrupa sineması canlandırma canlandırma sineması cnbc-e cronenberg Dead poets society eğitim sistemi fallus film türleri gay filmleri gökkuşağı filmleri iran devrimi iran sineması istiridye çiftliği italyan sineması kubrick lars von trier mahalle baskısı moodysson müzik klipleri orta doğu sineması otomatik portakal oyster farmer paramparça aşklar köpekler persepolis rayzan rayzan başeğmez requiem for a dream robin williams rıza şah sadizm sansür sinema akımları sinema manifestoları sin ton ni sonia spider türk sineması uzak doğru sineması uzak doğu sineması ölü ozanlar derneği örümcek ülke sinemaları şiddet

Ülke Sinemaları -2

Tarih: 4 Şubat 2008 - Yazan: Janus

 

Evvveeeettt! Abilerim Ablalarım! Şu elimde görmüş olduğunuz film, 4 YTL’lik seriden satılmakta olup tüm haftalık mutfak ve temizlik bütçemi yatırarak sepetin yarıya yakınını aldığım ve neyse ki bu tür filmleri kimse anlamıyor da bu kadar ucuza alabiliyoruz dediğim bir film:
 
AMNESIA! (Mavi Yalanlar) – biraz önce İtalyan sineması için yazdığım ne varsa bu filmle ilgisi yok. Ortalama bir kurgu bozumu (filmin yarıdan sonrasını baştan alıp diğer tarafın bakış açısından göstermiş) üzerine, son derece keyifli, seyirlik bir film oluşturmuş, konuyu oluşturan öğeleri birbiri içine yedirmiş.

Aslında kendisini tekstilci sanan 17 yaşındaki kızı ile iletişim kurmak zorunda kalan porno film sektöründeki bir baba ekseninde, İspanyol bir polis, onun tümüyle anarşist oğlu. Öte yandan İtalyan bir bar isletmecisi de karısını, ailesini toparlamaya çalışıyor.
 
Amaaaaaaaaa! herkesin (tabi ki porno sektöründeki babanın başta olmak üzere) çevresinden gizlediği yaşamsal sırları var. Herbiri için -kendilerince- ölümcül sırları… Bu sırlar da doğal olarak hepsine mavi yalanlar söyletiyor. Film boyunca bütün karakterleri hem gündelik yaşamlarında hem de mavi yalanları ile izliyoruz ki; özellikle oğlu üzerine tümüyle resmi ideolojiye uygun, devlet kurallarına yönelik bir yaşam kurmak için büyük bir baskı uygulayan polis babanın bir gay fahişe ile olan sureli ilişkisinin oğlu ve oğlunun arkadaşları tarafından izlenerek ortaya çıkması ve bu durumun oğlu tarafından babaya şantaj olarak kullanılması tam bir yasam dersi yada en azından “sok” oluşturuyor filmde.İzlenmesi gereken ama çok da olağanüstü olamayan Knallhart’ı (Acımzasız) bir tarafa bırakıp diğer sert tokata geçiyorum:

Reconstruction (Yeniden Sev Beni): Asla konuya girmeyeceğim, asla uzun uzun anlatmayacağım! Aşk herşeyi değiştirir mi? Bu soruya vereceğiniz yanıtların -iddia ediyorum- hepsini baştan başa altüst edecek bir bakış açısı üzerine kurgulanmış bir film. Kız arkadaşı olan bir adamın metroda karşılaştığı bir kadının peşinden gitmesiyle başlıyor herşey. Minicik bir ipucu vereyim: dönüşte evi bile yerinde değildir artık.
 
Evsahipleri (Landlords):  Fransızlardan, kendi halinde, sevimli, komedi dozu çok zekice ve minimalde tasarlanmış bir film…. Paris’in, ihtimal biraz kenar mahallelerinden bir apartman. Bu apartmanın “apartman toplantısı” çevresinde gelişen olaylar. Bu filmde de Kurgu ile oynanmış ve hiç de ters köşeye yatırmayan üstelik sevimli, dostça, senli benli bir içtenlikle anlatılan olaylar bütünü oluşturulmuş.
 
Gülümsemeniz eksilmiyor suratınızdan. Hele başta jenerik geçerken anırtılara dönüşen bir sevişme dublajı var ki filmin yarısından sonrasına dek -konu kendince başka yönlerde ilerlerken- siz sürekli o sesler bunlardan hangisine aitti diye kafanızda sorup duruyorsunuz. Sırf bu meraklandırma bile başlı başına filmin sürprizi!
 
Günah (The Crime of Padre Amaro): - Amaro, yeniyetme ama gelecek vaat eden ve daha başından piskopos tarafından sağ kolu olacak denli sevilen, eğitimi yeni bitmiş ve bir taşra kasabasına ilk görevi için gönderilmiş bir peder. Önce pederlerin yozlaşmış, çıkar bağlarına bulaşmış rezil yaşamlarına tanıklık ediyor film bizi. Ardından bu yaşamlar ortalığa dökülünce kilisenin bunu örtbas etmek için çevirdiği dolaplara tanık oluyorsunuz. Sonra da genç ve yakışıklı Padre’nin bir kıza aşık olmasıyla gelişen olaylar “on emir’deki” bütün günahların filmde tek tek ve insan doğasının en doğal haliyle işlenmesine dönüşüyor.
 
Kilisenin karşı olduğu ne varsa filmde peder, papaz, piskopos tarafından yapılırken, sıradan kasaba halkının temiz inançları ön plana çıkıyor.

Bu arada gerilla benzeri bir oluşuma destek olan bir peder de karşıtlık oluşturulmak üzere –oldukça başarılı bir şekilde- filme konmuş. Bu papaz insanca yardıma giriştiği halde -diğerlerinin yaşadığı bütün rezilliğe karşın- filmde kiliseden kovulan yani “aforoz edilen” tek kişi oluyor.
 
Amaro’nun kızla ilişkisi hamilelikle sonuçlanınca ciddi bir “içsel” kürtaj tartışması başlıyor ki sormayın gitsin. Finalde bile rahat bırakmıyor sizi film. Kürtaj sırasında kız öldükten sonra tamam iste konu tamamlandı, Amaro’nun da sonu geldi derken, Amaro’nun tümüyle rastlantı sonucu kıza yardim ettiği ve hastahaneye yetiştirilen kızı kurtaramadığına inandırılır halk ve kızın cenaze törenini Amaro kendisi yönetirken katılan halkı hep bir ağızdan tövbe ettirir ve de kendini de hepimizin gözü önde tanrıya affettirir.
 
Meksika sinemasının yüz akı kabul edilen, altın küre alan ve yabancı Oscar adayı olan film tam bir inanç, din sorgulaması ve daha da üst düzeyde bir kilise eleştirisi. Oldukça cesur ve film olarak da çarpıcı. Bizim “Takva” filminde işlenen konu da filmdeki ana konulardan birini oluşturuyor ama film Takva kadar suya sabuna dokunmadan bitirelim şu filmi havasında değil.

Kilise kişileri tam birer düzen adamı olarak verilirken halktan insanların tümü karikatürize edilmiş ve yerel özellikleri sevimli ve içten karakterler halinde çok güzel verilmiş. Kurguda oynama yok, şaşırtma yok ama ince ince işlenmiş, sürprizlerle donanmış tertemiz, pırıl pırıl bir anlatımla sonuna dek sürüklüyor siz film.
 
Dirty, Pretty Things (Kirli Tatlı Şeyler): Sesi soluğu pek çıkmayan İngiliz sinemasından derli toplu ve de hiçbir yana yatmayan tertemiz bir film. Her an her noktaya çekilebilecek, ırkçılık yada aşırı ahlak gibi çok fazla tuzak barındıran konusundan alnının akıyla sıyrılıp asıl olarak düzenin bozukluğuna odaklanmış yönetmen.

Nijerya’lı bir adam ile bir Türk kızının göçmen olarak Londra’da başına gelenler aslında konunun özeti. Yalnızca ama yalnızca göçmen olduklarından dolayı başları dertten kurtulmayan bu iki kişinin sürekli kesişen yolları giderek dostluğa, oradan dayanışmaya doğru ilerlerken sonuçta aşka dönüşüyor. Ama film gözüyaşlı bir aşk filmi değil. Yalnızca minik bir motif olarak işlenmiş aşk. Zaten birlikte olamayacak denli ayrı yaşamları, filmin sonunda herkesi gitmeye zorunlu olduğu yöne doğru itiyor.
 
Ancak film boyunca içine düştükleri bir “organ mafyası” var ki burnundan kil aldırmayan bir ülke olan İngiltere için tam bir rezalet! Hele hele yabancılara karşı olan ırkçılıktan da öte yaklaşımlar, göçmen bürosu dedektiflerinin iğrençlikleri, sokakta, işyerlerinde başlarına gelenler vb. çok çarpıcı verilmiş.

Bizde çevrilse kesin ekipten birkaç kişinin sokakta vurulacağı bir film, hala aşamadığımız ne çok tabu var! filmi izlerken İstanbul’un göbeğinde artık görmeye alıştığımız zencilere nasıl da uyuşturucu satıcısı gözüyle bakıldığı geldi aklıma.
 
Filmde sarkan tek şey Tautou’nun bir türlü Türk kızı olamayışı. Ama film boyunca bu noktanın biz Türkler hariç kimsenin dikkatini çekmeyeceğini düşündüm sonra. Adamın Nijeryalı olması da kızın Türk olması da yalnızca yabancı olmalarının birer uzantısı. Ama yine de adam daha bir Nijeryalı gibi görünüyordu. Kızın profili de oluşturulurken belki bir Türk sanat yönetmeninden yardım alınabilirdi ama dediğim gibi göçmenlerin kökeni çok da önemli değil filmde. Yani tabi bir de şuna şükretmek lazım: ya –dışarıda adı duyulmasından dolayı- rolü Meltem Cumbul’a verselerdi! Allah korumuş.
 
Takip (Following): Evet! Ayrı bir yazıda hatta yazı dizisinde baştan sona incelemeyi tasarladığım Christopher Nolan’ın seyrettiğim ilk filmiydi Takip. Çok etkilenmiştim.

Yazarlığı isteyen ve bir türlü beceremeyen, işsiz bir adamın toplumdan rastgele seçtiği kişileri takip etmesi ile başlıyor konu. Bunu alışkanlık haline getirmiş biri olarak izlerken biz, bir gün takip ettiği bir kişi bunu fark ediyor ve onunla yüzleşiyor. Sonra birlikte evlere girip kişilerin özel yaşamlarına dair neredeyse felsefi yorumlar yapıp cd, kaset, vazo vb. basit şeyler çalıp çıkıyorlar evlerden.
 
Konuya bir kadının dahil olması ile filmin ikinci yarısında her şey ama her şey sizinle birlikte bir kedinin oynadığı yün yumağına dönüşürken, dakika dakika değişen durumlarla yönetmen bir o yana yatırıyor sizi bir öbür yana. Sizi eline almış habire oynatıyor ve karşı koymanız mümkün değil. Film boyunca her an değişen yorumlarınızın arkası gelmiyor. Sonunda bırakıyorsunuz kendinizi gidiyor. Hele olağanüstü beklenmedik sürpriz bir finali var ki “Eh pes artık” dedirtiyor.
 
Bu arada, filmde set yok, dekor yok, makyaj yok, ışık yok, renk yok, film siyah-beyaz ama ton dengesi çok ustaca. Titrek omuz kamerası, doğaçlama diyaloglar, sokakta, evde, eski binalarda, harabelerde çekilen görüntüler….  Tümüyle “ben yalnızca sinema yaparım” diyen bir yönetmen filmi. Olağanüstü!

Gümbür gümbür geliyordu ülke sinemaları üst üste. Her ülkenin kendi dili, kendince düşünce ve algılama biçimi. Yerel yaklaşımlar, her olguya.. her şeye… iklimleri, tenleri, yürekleriyle.. Oysa ortaya konan sanat ne denli evrensel! Film ne kadar her dilden, her yürekten sesleniyor herkese… Tüm dünyaya…
 
Kutup Çizgisi Aşıkları ( ): Düşünün, ancak birkaç ülkenin bilebildiği ‘beyaz geceleri’, kutup çizgisinde yazın batmayan, bir ay boyunca ufuğa paralel seyreden güneşi diğer insanlara göstermek isterseniz nasıl bir film yapardınız?
 
Bunu daha bacak kadar çocukken kızın asla yaşantısında olmayacak babasına, oğlanın annesine olan özlemlerini -Oidipus kompleksinin bir uzantısı mi desek!- birbirine yönelttikleri iki çocuğun bir ömür boyu sürecek “yasakla(ş)ması düşünülen” yada “asla akla gelmeyecek” aşklarıyla anlatmayı nasıl akıl ederdiniz? Hadi akil ettiniz diyelim bunların yaşadığı cinselliği anlatmak için nasıl bir yol izlerdiniz kameranın arkasından perdenin önündeki seyirciye?
 
Peki ya yıllar sonra buluşmalarını, dağ evi benzeri bir yere yöneltilen kızın eve girdiğinde evi tam ortadan ikiye bölen “Kutup Çizgisinde” tasarlanmasına ne dersiniz?

Bunca farklı bakışları bunca evrensel dilde izledikçe Anadoluluğum depreşiyor, taşıyor bedenimden…Egeliliğim çiçekler açıyor efelerin alınlarından… O Akdeniz denen su kütlesinin bir kolunun zeytin yeşili zeytinyağı ve gün kırmızısı günbatımı saatleriyle binlerce yılda geliştirdiği kültürden…
 
Yoldan çimeni toplasak hani ellerimizle -hani köklerine zarar vermekten korkar, bir sonraki nesli yok etmeyi göze alamayarak-, yoksa ebegömeci mi dersiniz damarlı tek parça kalın, kıllı yapraklarıyla … bütün dünyada yenebilen onca şey içinde akla hayale gelmeyecek birşeyin: çiçeğin yenmesinin ve yenen  iki çiçeğin yalnızca coğrafyamda olduğunu…

Biri kabak çiçeğidir hani görmesi, toplaması görece kolay… olmadı ağzına atar tadına bakarsın önce.. zeytinyağlı dolması yapılır en güzel sevişmelerin doyumundan da öte damakta bıraktığı tat… diğerini nasıl bir önsezi yemek haline getirmiştir ki yol kenarlarında, toz toprak içinde yetişen yenilecek yerine ulaşması, hadi ulaştınız diyelim onu beyaz tutması binlerce yılın en derin dinsel törenlerinden de zor enginarına!
 
Ya uzun mu uzun ipek yolu yolculuklarında -çok ama çok dayanıklı olduğu için- çeki hayvanlarına yedirmek amacıyla taşınan patlıcanın Anadolu’dan geçerken yirminin üstünde çeşitlilikte bir yemek kültürüne dönüşmesi! Ve ne tuhaftır ki bu lezzetlerin Anadolu’dan bir türlü geçememesi yaşlı kıtaya!
 
Bir orta boy soğandır topraktan ödünç alınan, sevgiyle toplanan ki sahip olduğunuz, dışarıya attığınız ne varsa, hatta beden böcek olanda yeniden kullanılabilecek ne varsa bedeninizde onlara dönüşen sebzelere tat verecek kan kırmızı domateslerin önünden ve bir baş sarımsağın hemen altından konan tavaya konan… hani yalnız ve yalnızca zeytin yeşili zeytinyağına atılmış, şimşir kaşıkla şöyle bir çevrilip o doyumsuz ilk kokusunun tüm eve yayılışı ile “tamam” denmiş binlerce yıl, “bu kadar yeter soğanın pişmesi”… hazır şimdi domateslerin önünden topraktan gelen, altında olsun üstünde olsun ne varsa katılacak… kan akıtmadan… İslam geleneklerine uyduk uymadık kaygısı yaşamadan…
 
Akşam ezanından biraz sonra, rakının suyla buluşması sonrası patiska beyazıyla yarışan, dudak yerleri altın yaldızla incecik geçilmiş (rakı gösterişi sevmez) Çin porseleninden de  ince cam bardaklarıyla ve yatsı ezanından çok sonraları terli sevişmeler öncesi yenmiş, önce bir çatalla alınıp ağza, dilin üzerinden kaydırılıp damakta birkaç kez dolandırdıktan sonra ancak çiğnemeye cesaret edip binlerce yılın saygısını yutmaya girişiriz bir fırt rakının ardından.
 
Bir ölçü rakıdır “bir kadeh” tanımının benim aldığım kültürde karşılığı. Üzerine iki ölçü su koyarsın. Buz ise asla rakıya konmaz doğrudan. Suyu koyduktan sonra maşayla bırakırsın buzu büyük bir özenle yarısından çoğu rakının içine dalmışken. Bir damlası bile patiskaya düşmemeli rakının. Rakı ile patiskanın binlerce yıllık beyazlık yarışına müdahale hakkın yoktur.
 
Sen! Kendi kendine oluşan kültürün bir anlık parçasısındır. Şimdilerde racon denilen o deyişi anlamaman doğal. Sen ki zeytinden süzülmüş bir yeşil damlayla ıslattığın kekiği bir lokma ekmeğe bulayıp yirmi çeşidini kafadan sayacağın domateslerden en sevdiğin –hani şu tombuldur da dibi çocukluk resimlerindeki çük gibi hafiften bir çıkıntı oluşturmuştur- çeşidiyle atarsın ağzına nefesini tutup.

Üzümün en orospu doğurganlığında sana sunduğu alkolü, anasonla damıtıp -en az üç kez tabi-  katık edersin keyfine. Ehlikeyfin çakırkeyfe dönüştükçe daha bir anlarsın her seferinde bu meretin şişede durduğu gibi durmadığını –durmamasının da gerektiğini– ama yine de şişede durmayanın kavgaya, cinayete, dayağa hele de küskünlüklere dönüşen olayların yan masada yada başka bir coğrafyada olduğunu düşlersin, düşlerinde çevirdiğin filmlerin paralel kurgusunda.
 
Denize bakmış, denizle sevdalanmış, denizde yitip gitmiş, denizden rızkını çıkarıp denizi katık etmiş rakısına bir dilim kavun, hadi bilemedin birkaç dilim en yağlısından Ezine Peyniri ile… Denizle yatmış, denizde yatmış, denizde savaşıp denizde engellemiş en olmaz girişenlerini zeytin yeşili zeytin bahçelerine.. En doyumsuz aşklarını -hani bendeki İstanbul’a olan- denizle yaşamış, evlat acısını denize dökmüş minicik yüreklerin biriktirdiği kültür
yüreğimden çekip durur beni yıllardır gördüğüm, gittiğim tüm coğrafyamdaki “öteki”lerle birlikte….
 
Karadeniz’in sırtı lacivert hamsileri, “made in usa” mısır bilmemnelerinden değerli mısır ekmeği ve yaprak yaprak yenesi pazıları, doğunun etse et kültürü… konar göçer yaşamda zaten de pek birşey vermeyen çorak toprakların, çaresizliklerinden utanarak, merhem diye sunduğu kebaplar -ağza alınmayacak en berbat küfürlerden de acı kırmızı biberleriyle- ve maydanoz ve nane süslü, en kurak iklimde bile yetişebilecek sumak ile tatlandırılmış soğan salataları… herdemtaze hissettirir bana Egeli de olsam Anadolu’nun hamurunda yoğrulduğumu…
 
Bunların filmini ne zaman yapacağım!

Kategori: Film Eleştirileri |

Siz de bir yorum yazın

Yorumunuz    site yöneticisi tarafından onaylandıktan sonra blogda ilgili yazı altında görünecektir. Yorumunuzu tekrar göndermenize gerek yoktur.

 
Service provider: Ozar.net