• Ana sayfa
  • Hoşgeldiniz
  • Yazılarım

Tabula Rasa

Bir sinema sevdası düştü ki içime, İstanbul sevdasından beter

Kategoriler

  • Eş-Dost-Ahbap Yazıları
  • Film Dökümleri
  • Film Eleştirileri
  • Öyküler
  • Sinema Yazıları
  • Yakında
  • Yönetmenler

Bağlantılar

  • Atölye çalışmalarından
  • GO-Blog
  • Ozar.net

Etiketler

amores perros atatürk avrupa sineması canlandırma canlandırma sineması cnbc-e cronenberg Dead poets society eğitim sistemi fallus film türleri gay filmleri gökkuşağı filmleri iran devrimi iran sineması istiridye çiftliği italyan sineması kubrick lars von trier mahalle baskısı moodysson müzik klipleri orta doğu sineması otomatik portakal oyster farmer paramparça aşklar köpekler persepolis rayzan rayzan başeğmez requiem for a dream robin williams rıza şah sadizm sansür sinema akımları sinema manifestoları sin ton ni sonia spider türk sineması uzak doğru sineması uzak doğu sineması ölü ozanlar derneği örümcek ülke sinemaları şiddet

Ülke Sinemaları -1

Tarih: 4 Şubat 2008 - Yazan: Janus

 

Bir filme 13 tane çok iyi anlatılmış karakter sığdırabilir misiniz? Üstelik ikisi çocuk, ikisi yeniyetme…13 ayrı karakter, bir komün yaşamı, bir aristokrat aile, bir işçi ailesi. Her türden İsveç insanının dökümü. Resmen bir tür modern “Memleketimden İnsan Manzaraları”.
 
Kişilikleri listelemek isterdim ama böylesi bir yazı için çok uzun sürecek bir işti bu, vaz geçtim. O denli detaylara inilip anlatılmış ki filmde, yıllardır arkadaşınız gibi her biri üzerinde saatlerce konuşabilirsiniz. Komün yaşantısının övgüsü ve komüne katılsalar dahi insanların sahiplenme duygusunu bırakamamalarının dozu yerinde sevimli eleştirisini de bu arada alıyorsunuz filmden.
 
Film ayrıca size toplumda yerleşik bütün sosyal, cinsel baskıları, bunların saçmalığını, kimlik arayışlarını, bütün yönlerden alıp, her taraftan mıncıklaya mıncıklaya gösteriyor. Üstelik asla didaktik olmadan, tam tersi bir “sevginin gücü” filmi yada daha klişe deyişle yüreğinize dokunan sımsıcacık bir film olarak da sınıflandırılabilir ama aynı zamanda Trier’nin Idiots (Gerizekalılar) filmine cuk diye de zaman zaman oturabilir kafanızda seyrederken. Didaktik dedim de; seslendirme yok, ses ve görüntü efekti yok. film müziği yok, yalnızca gereken yerlerde (plak çalarken, radyo açıkken vb.) bir takım şarkılar duyuluyor ve birkaç sahnede fonda (basta ABBA “S.O.S”) olmak üzere şarkılar çalınıyor. hareketli omuz kamerası ve sabit kamera ile çekilmiş. Setler kurulmamış, dekor yok, tüm mekanlar gerçek görünüyor. Film “şimdi” ve “şu anda” geçiyor. Geri dönüşler yok, hayal kuruşlar yok…
 
Bu özellikleriyle film tam bir Dogma 95 filmi gibi göründü gözüme. Moodysson’un Together (Birlikte) filminden söz ediyorum. Moodysson’un Trier grubunda olduğuna dair bilgim yoktu, hala da yok. Araştırmaya değer. Diğer bağlı olanlar kimler acaba! Dogma 95 yayımlanmış son sinema manifestosu. 13 yıl geçti sinema kimleri bekliyor hala?
 
Trier’ye son derece saygı duymakla birlikte onun filmlerindeki didaktik havadan rahatsız olan bir insan olarak “Birlikte”, yukarıda sözünü ettiğim bütün yapıyı ve özellikleri bünyesinde barındırırken asla didaktik olmuyor. Baştan sona soluksuz seyredilen ve (Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum yapısında) kahkahalar atarken gözlerinizin dolduğu bir sevgi filmi olmuş. Hele ki final sahnesi yine ve yeniden seyredilecek denli hoş, naif, gülümseten ve güzel.

Paramparça Aşklar köpekler (Amores Perros): İhtimal çoğunluğun seyrettiği bir film.Yine de yıllar sonra yeniden seyretmişken yazmamazlık olmazdı hakkında. Öyle bir öykü ki kendi içinde parçalanıyor, parçalanmış sahneler toparlanıyor birbirine paralel kurgularla bağlanıyor. Bir araba kazasında bütün öyküler birleşiyor, karakterler karşılaşıyor. Paramparça yaşamlar, her biri bir karakter olan köpekler, paramparça kişiler, toparlanıyor kafanızda, üst üste gelen beklenmedik sinemasal keyif doruklarında. Olağanüstü bir kurgu, zekice sunulan paramparça sahneler, kişiler. Üstelik 147 dakika gıkınız çıkmadan izliyorsunuz. Asla daha fazlası anlatılmamalı, asla film dökümü yapılmamalı…Yalnızca sinemaya ne düzeyde olursa olsun ilgisi olan insanların en az bir kez seyretmesi gerekli filmlerden.

Ayrıca filmin Türkçe adında eklenen “paramparça” sözcüğü, tam anlamıyla filme uyan şaşırtacak derecede iyi bir buluş. Akıl eden kişiye ismini bilmeden burada teşekkür etmek isterim.

Film isimlerinde yapılan hatalar o denli çok ki; çoğunu gişe kaygısı diyerek aklamaya çalışsak da insanın içi eziliyor, Türkçe’si burkuluyor. En kahredici örnekler: Skeleton Key (Maymuncuk) – İskelet Anahtar, The Day After Tomorrow (Öbürgün) – Yarından Sonra, A Clockwork Orange (!) – Otomatik Portakal,

Ama bunların ardından iyi olanlar arasında bir diğer buluşu da söylemeden geçmeyelim. Gerçekten Türkçe film isimlerinde yapılan en zekice çeviri ki büyük olasılıkla her iki dili de çok iyi bilen ve sinemadan anlayan bir kişi tarafından çevrildi; As Good As It Gets – Benden Bu Kadar!
 
Oyster Farmer (İstiridye Çiftliği): Zamanın yalnızca mevsimlerle aktığı küçük bir kıyı kasabasında geçen bir filme bu kadar mı konu sığdırılır! Aşk, dostluk, ihanet, ayrılık, tutunamama, gidememe, kalamama….. Arşivimin ülke sinemaları bölümünün en hoş filmlerinden biri oldu hemen. Olağanüstü güzellikteki çekimleri de yanınıza kar kalıyor.
 
Sin Ton Ni Sonia : Mutsuzluk üzerine bir komedi! Sırf bu fikir bile üzerinde çalışmaya değer bir projeye dönüşebilir insanın kafasında. Hoş, sevimli, komik, sinir ve özgün.

Filmin kilit noktaları, merkezde bir erkeğin, çevresindeki kadınların peşine düştüğü aşk arayışlarından oluşuyor. Birine yöneldiğinde diğeri yakınlaşıyor, tam ona yaklaşan kadına yönelirken bir diğeri yada önceki kadın bir şekilde hayatına yeniden giriyor. Üstelik bu motifi filmdeki diğer kişiliklere de zaman zaman yansıtmış. Filmin bir diğer hoş özelliği de bir komedi filmi olduğunun farkına varmadan seyrediyorsunuz ve daha hoş bir gülümseme yayılıyor yüzünüze.
 
Accacia (Akasya): Valla işte ne diyeyim… Uzak doğudan bir gerilim. Üstelik Kore, yani Capon Mapon biraz anlıyoruz kafa yapılarını da bunlar tümden uçuk. Zaten uzak doğu yaratıcılığını 2 saat boyunca filmde yalnızca öksürseler de seyretmekten hoşlanan biriyim ama Akasya cidden “Olm bunların algılama biçimlerine kafayı takma sen, otur seyret işte keyifle” dedirten bir film. Finale doğru gittikçe de bir yandan gerilirken bir yandan da “Yok artık” gülümsemesi yayılıyor yüzünüze.
 
Ölüm Provası: Yine uzak doğu sineması. Ama bu sefer bir usta : Takeshi Miike! Harika bir anlatım, mükemmel bir kurgu. Filmin gittikçe sinirlerinizi bozan ilerleyişinde süt gibi akıcı seyrettiriyor.

Kendi halinde güzel, sevimli, her eve lazım bir gelin adayına gönlünü kaptıran orta yaşı geçkin bir adamın öyküsü. Yada çocukluğu boyunca taciz edilmiş, işkence görmüş bir kızın yasam boyu erkeklerden intikam alması şeklinde gelişen kendi öyküsü mü desek? Peki ya bu iki özel öykü birbirine yönelik bir yaklaşımda örtüşürse?
 
Ne derseniz deyin “Old Boy”dan beri izlediğim en ağır vakaydı bu film. Filmdeki
tek bir sahne burada acaba nasıl bir yorum yazsam kaygımı oldukça net açıklıyor: Kız adamı felç eden bir sıvı içiriyor, yere düşen adamın vücudunun her tarafına uzun iğneler batırıyor ve içeri sokuyor (buna göz altları da dahil), ardından ayak bileği çevresine doladığı ince bir teli sağa-sola çekip 3-4 dakika boyunca viyk-cirk-ciyk-ciyk telin adamın
etini ve kemiğini kesişinin sesini duyuyor ve kızın yüzündeki zevkin devamlılığını dehşetle izliyorsunuz. Bu sesler ve kızın ifadesi adamın ayağı kopana dek sürüyor. Fecaat! Ben ki her yerde sinemayı yalnızca kurgulanmış ve yoktan yaratılmış düzmece ve asla gerçek olmayan görüntüler bütünü olarak tanımlayan ve tartışmalarımda her zaman filmde gördüklerinizi sanatsal açıdan algılayın gerçek yaşamla karşılaştırmayın diyen bir kişiyim, yine de bu sahnede filmi durdurmak ve gidip yüzümü yıkamak zorunda kaldım.
 
Uzak Doğu sinemasını başlıbaşına bir yazıya ayırma sözü verip sürekli ertelediğim İtalyan filmlerine biraz değineyim. Bir haftasonuna sığdırıp arka arkaya izledim ama fecaate yakındı diyebilirim. Bizim Ferzan Özpetek’e neden taptıkları belli oluyor. Hele ki bıraktım film yönetmeyi oyunculukları da kötünün biraz üstünde ile yerlerde gezinme arasında gidip geliyor. Muhteşem Antonioni filmlerinde bile oyunculukların eksikliği hep göz ardı edilmesi gereken durumlar olarak kalmıştır aklımda zaten.
 
Günaydın, Gece (Buongiorno, Notte!): Valla ne desem keşke yapılmasaydı. Hani tamam sonuna dek izliyorsunuz ama nasıl diyeyim yani müzik diski dinler gibi yada porno seyreder gibi olsa film seyretmesi de, konuyu kaçırma endişesi olmadan ileri sarabilsek gereksiz yerleri atlayıp. Bu film de bu isteği oluşturuyor insanda. Kurguda oynamaya çalışmış biraz ama onu da pek becerememiş.
 
Kurgu demişken; edebiyat, tiyatro ve müziğin özellikle geçtiğimiz yüzyıllarda kendi biçimlerinde yaptığı devrimsel gelişmelere karşılık gelen açılımı, çağımızda sinema yapmaya çalışıyor. Bu açılımı diğer birçok sinemasal özelliğin yanı sıra özellikle kurguyla oynamak seklinde deniyor yönetmenler ve belki de su an resmen bu denemenin tam ortasındayız gibi görünüyor.

Sinemanın başlangıcından beridir süregelen görüntüleri anlamsal bütünlük içerisinde kurgulama olayından söz etmiyorum. Yoksa Eisenstein, Vertov gibi ustalara bırakın saygısızlığı onların hakkında en az birer koca cilt eser okumadan kurgudan söz etmeye kalkışacak denli ukala olmamayı önemseyen biriyimdir.

Kurgu neresinden bakarsak bakalım teknik bir konu ama sinemasal anlatıma verdiği destek tümüyle sanatsal olabiliyor. Kurgu üzerinde yapılan anlatım denemeleri şöyle bir sakinleşip durulunca yeni anlatım biçimlerine yöneliyor. Hollywood’da ise bunun uzantısını önemsenecek bir oranda göremiyoruz, ancak denenen ve beğenilen kurgulamalar alınıp bazı filmlerde o da oldukça basitleştirilmiş haliyle kullanılıyor!

Neyse, konuyu dağıttık. Gelelim bir sonraki İtalyana:

Respiro (Nefes Alıyorum) - Aslında hep birlikte seyretsek eh iste çok da şikayetçi olmayacağımız bir film ama ne bileyim, nasıl diyeyim! “Biraz daha yaratıcılık lütfen” diyeceğiniz, sürekli “koca İtalya’da kadınlardan seksi olup, erkeklerden yakışıklı olup da rol yapabilen hiç mi oyuncu yok?” diye sorduğunuz bir film. Bir de çocukların dengesini bozacak sahnelerde birebir oynatılmasını -belki çok kişisel ama- pek kaldıramıyorum sanırım. Bu noktada, Kill Bill’de, annesinin yatakta upuzun bir kılıçla öldürülüp, kılıcın ucu da kadının yatağın altındaki 5 yaşındaki kızının başının yanına saplandığı ve yere saplanan kılıcın kenarından, kızın yüzüne, annesinin kanının damladığı sahneyi canlandırma bir sahne ile verdiği için de Tarantino’ya yakınlığım artıyor biraz.
 
Bir de ne olursa olsun dogma 95 yakınlığı olan  ve “Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca’yi” seyretmeye başlayıp bitiremeyen bir kişi olarak yazıyorum: İtalya’ya gidin, gezin, yeyin, için, sevişin ama (günümüz) filmlerini seyretmeyin!

Kategori: Film Eleştirileri |

Siz de bir yorum yazın

Yorumunuz    site yöneticisi tarafından onaylandıktan sonra blogda ilgili yazı altında görünecektir. Yorumunuzu tekrar göndermenize gerek yoktur.

 
Service provider: Ozar.net