Ölü Ozanlar Derneği – Eh zor tabi!
Eh yani bütün bir haftanız başka bir şehirde, gündüz araba kullanıp turşu fabrikalarıyla, hayvanların boğazlanıp mutfaklarınıza makul şekillerde paketler halinde sunulmaya hazır hale getirmeye yarayan milyarlık tesislerde (hayvanın diğer parçalarıyla birlikte kaynatılıp kurutulmuş kemik kokusunun en berbatına tahammül sınırını ancak ve ancak aklımdaki sinema projeleriyle zorlayarak), kolonaydı-mısırdı-soyaydı… yemyeşil zeytinin yemyeşil yağından, tadından, kokusundan, kültüründen uzak ıvır zıvırın yağlarını çıkaran neyse iste mesleğim ile bağlantılı fabrikalar arasında koşturur, aksamları da penceremden denize açılan bir liman da görünse yine de ne bilim iste cansız -dünyamı barındırmayan- otel odasına kapanınca kitaplara, dergilere onlar da tükenince televizyona dalıp, bira-rakı seçeneklerinden birini seçmeye çalışırken çeşit kanalların dayanılmaz dizilerinden ve magazin haberlerinden… (aslında bu gibi durumlarda eğlenceli oluyor bile diyebilirim de)
Uzun cümleler kurmayı seviyorum ama bu sefer beceremediğim gibi sonunu da getiremeyeceğim denli karıştı sanırım. Neyse konu dün aksam CNBC-E’de yayınlanan Dead Poet’s Society - Ölü Ozanlar Derneği.
Bizdeki, “oğlumuz mühendis-doktor olsun, avukatlıktan uzak dursun anarşik olur, kızların ne olduğu dert değil ne mühendisler-doktorlar istedi vermedik diyebileceğimiz bir güzelliği, kültürü olsun yeter” mantığının batıdaki karşılığı, ailelerin baştacı yaptığı disiplinli, yarın garantisi vaat eden sıkı okullardan birindeki yeniyetme oğlanların yaşamını renklendiren, onlara kendileri olmaya iten, sıra dışılıklarını yüreklendiren bir edebiyat öğretmeninin yaptıkları ile sonuçlarının ne olabileceğinin gösterisine dönüşen bir film.
Tamam öğretmen cidden kendilerini ailelerinin ve toplumun kıskacına soktuğu, yarın için olacaklar üzerine en ufak bir düşünceleri olmayan gençleri -film içerisinde çok özel diyaloglarla ve sanat tarihinden son derece etkileyici alıntılarla yer yer felsefi, yer yer de en odununa edebi bir dille kendilerini bulmaya hatta daha fazlası mevcut düzene başkaldırmaya dek götürüyor ama bunu ne yazık ki sinema diliyle değil edebiyat diliyle yapıyor.
Bu bir kitap ve okunursa da aynı tat alınır hatta daha fazlası hayal edilebilirdi. Roman film haline getirilirken bunca klişe yüzler kullanılmasa ne olurdu! Yani asil oğlan bu kadar yakışıklı ve sevimli, yan karakterler de her tür genç tiplerden alınma, tek tek oyuncu ajansından toplanıp yerleştirilmiş gibi durmasaydı filmde!
Filmde gençler (bir kısmı tabi) üstlerine geçirilen yabancı kimliklerden tam anlamı ile uzaklaşıp bir tür kendi gerçeğini bulma durumuna doğru yol alıyorlar ama biz zavallı küçük burjuvaların “yüreğinin götürdüğü yere git” söyleminden çok da fazla uzaklaşamıyorlar.
Hele ki filmin sonunda asıl oğlanın intiharının –filmdekiler ve seyirciler, bunun babası yüzünden olduğunu anladığı ve buna çooook çok üzüldüğü halde– suçun öğretmenin üzerine kalması ve öğretmenin okuldan atılması sürecinde bütün onu seven öğrencilerinin imzaya zorlanması ise tam bir “aman haaaa! bak biz böyle filmler yapıyoruz ama siz yine de ayağınızı denk alın” mesajının hafif üstü kapalı bir sunumuna dönüşüyor ne yazık ki.
Tabi Requiem for a Dream gibi bir düzen eleştirisi yapmak yada düzenin bütün çıkış yollarını tıkadığı insanların durumlarını Yılmaz Güney yada Michael Haneke gibi derinlemesine anlatabilmek her babayiğidin harcı olmadığı gibi burada yazamayacağım bir beden parçası da gerektiriyor.
Peki film? Evet harika ışık, olağanüstü renkler, seçkin filtreler, titiz bir sanat yönetmeni… ama gerisi ne yazık ki gelemiyor. Film, sinema olamıyor.
Yalnızca Robin Williams’ın ve genç çocukların oyunculuklarına yazık olmuş, hem de çok yazık. İçine kapanık oğlanın tahtada yaratıcılığının ortaya çıkarıldığı sahne sinemasal anlamda hala benim en etkileyici sahnelerim arasında. Keşke filmde birkaç tane daha öyle sahne olsaydı. Hiç olmazsa 3-4 sahne uğruna geri kalanını bırakır filmi ağız tadına yakın bir keyifle izleyebilirdik yıllar sonra da olsa.
Kategori: Film Eleştirileri |