• Ana sayfa
  • Hoşgeldiniz
  • Yazılarım

Tabula Rasa

Bir sinema sevdası düştü ki içime, İstanbul sevdasından beter

Categories

  • Eş-Dost-Ahbap Yazıları
  • Film Dökümleri
  • Film Eleştirileri
  • Öyküler
  • Sinema Yazıları
  • Yakında
  • Yönetmenler

Bağlantılar

  • Atölye çalışmalarından
  • GO-Blog
  • Ozar.net

Tags

ölü ozanlar derneği örümcek ülke sinemaları şiddet amores perros atatürk avrupa sineması canlandırma canlandırma sineması cnbc-e cronenberg Dead poets society eğitim sistemi fallus film türleri gökkuşağı filmleri gay filmleri iran devrimi iran sineması istiridye çiftliği italyan sineması kubrick lars von trier müzik klipleri mahalle baskısı moodysson orta doğu sineması otomatik portakal oyster farmer paramparça aşklar köpekler persepolis rıza şah rayzan rayzan başeğmez requiem for a dream robin williams sadizm sansür sinema akımları sinema manifestoları sin ton ni sonia spider türk sineması uzak doğru sineması uzak doğu sineması

Hoşgeldiniz

Sinemayı türlere ayırmak… bir tüketim toplumu fanatizmi!

Yedi sanatın içinde yalnızca bir müzikte vardır bu türlere ayırma saçmalığı, bir de sinemada. Her ikisi de sanayi ürünü bir sektörün pazarlanması gereken mallarına dönüştüğü için bu gereklilik doğuyor olabilir ama sonuç tüketiciye değil pazarlayana yarıyor çoğu zaman. Tüketici anlamsız yere ne olduğunu bilemediği türler içerisinden, çoğu zaman kötü, ilgisi olmayan filmler de almış yada kiralamış oluyor. Seyirci, sinemasal anlatım, yönetmen tarzları, güncel yada geçmişte var olan ekollere (duruşlara-manifestolara..) asla yönlendirilmeyip, ‘hadi bu akşam arkadaşlarla bir “şey” filmi izleyelim’ yönlendirmesiyle karşı karşıya kalıyor doğrudan. Çoğu zaman sinemaya ilgimi bilen ve merak eden kişilerle sohbet ederken “ne tür” filmler seyrettiğim sorusuna yanıt bulmakta zorlanıyorum bu yüzden.

Bu çözüm arayışı aslında net olarak bir pazarlama sorunundan kaynaklanıyor; üretilen ‘malın’ raflarda yada internet sitelerinde sınıflandırılması gerekiyor. Eh herkes ortalamanın üzerinde sinema bilgisine sahip olsa malların neredeyse üçte ikisi satılmayacak. En iyisi malları sınıflandıracağımıza seyirciyi sınıflandıralım, onları yönlendirelim. Bir film alacaklarına iki-üç hatta daha fazla film alsınlar. Onları bir sınıflandırma okyanusunda boğalım.

Hatta bu da işe yaramamış görünüyor ki ilgilendiğiniz filmin olduğu internet sitesinin altında o film ile ilgilenen kişilerin ilgilendiği diğer filmlerin listesi çıkıyor. Yani “Bak yalnız değilsin, senin gibileri bu filmler ile de ilgilenmiş, hadi al hadiiii al o filmleri de… kaçırma bak!”. Üstelik diğer filmleri alıp da seyrederken hayatınızda karşılaşma olasılığınız bile olmadığı bir sürü insanla kendinizi aynı kefeye koyuyor, yalnızlık duygunuzu rahatlatıyor, kendinizi var olup olmadığından bile emin olamayacağınız sürünüzün içinde hissedip mutlu oluyorsunuz.

Korku filmleri, gerilim filmleri kendi başlarına bir tür oluşturabilir. Romantik komedi, polisiye, savaş, western gibi sınıflandırmaları da hadi ayıp olmasın artık bu kadar da muhalif olunmaz diyerek ses çıkarmayalım. Peki ama drama nedir? Klasikleri nasıl ayırıyoruz? Aile filmleri nasıl oluyor ve de kimler bizlerin aileleriyle seyredebileceğini düşündüğü filmleri ayırabiliyor? Bunu devlet yapıp da bir takım şekiller koyabilir filmin afişine ve kapağına ama nasıl olur da bir pazarlamacı bunu bir tür olarak ayırabilir?

Jarhead (Sam Mandes), Full Metal Jacket (Kubrick) birer savaş filmi midir? Matrix üçlemesi canlandırmaya mı girer, vurdukırdılı (aksiyon deniyor şimdilerde) filmlere mi yoksa bilim kurgu mu dememiz gerekir?

Peki ya Gökkuşağı Filmlerine ne demeli? Gay kültürünü de dışlamıyor, onları da müşteri kategorimize sokuyoruz duygusunu yaşatıp bir kitleyi daha memnun etmek mi yoksa iyisi kötüsüyle eşcinsel temalı filmlerin tümünü paketleyip müşteriye dayamak mı? Hani ‘diğer filmler bir şekilde satılır da elimizde kalırsa bunları kim alır’ kaygısının bir dışavurumu sanki.

Bu noktada verilecek çok örnek var ama Brokeback Mountain hangi sınıflandırmaya girer? Aşkın ve hüznün yönetmeni olarak sinema tarihine geçmiş bir yönetmen olan Ang Lee’nin bu filmini yada Transamerika’yı nasıl olur da gökkuşağı filmlerinin arasına sokabiliriz? Ayrıca bu gökkuşağı filmleri yalnızca eşcinseller için mi yapılıyor? Onlar da sinema örnekleri değil mi? Eşcinsel olmayanlar bu filmleri seyretmeyecekler mi?

Peki nasıl bir seçenek oluşturulabilir? Mevcut durumu eleştirdik, hatta biraz ileri de gittik tamam ama hiç mi ayrım yapılmamalı? Herhangi bir seçenek söz konusu olabilir mi?

Bu soruların yanıtını kendimce, kendi halimce geliştirdiğim şekliyle vereyim burada. Aslında burada herkes için bir “sinemayı türlerine ayırma kılavuzu” oluşturmak değil niyetim, yalnızca sitedeki yazıların isimlendirme ve yayınlanma mantığına yönelik bir açıklama olarak algılanmasını istedim.

Sinemaya tutkulananların en başta yöneldiği tarzlardandır Avrupa Sineması ile Uzak Doğu Sineması. Hollywood’un dayattığı klişeler toplamından sıkılıp, hem de bu sinema denilen şeyin daha düzeyli daha ilginç ve daha sanatsal örneklerine kayan arayışlarımız içinde bir anda hazır bir paket olarak Avrupa Sineması’nı buluveririz uzanabileceğimiz uzaklıkta ve dalarız içine hemen.

Bu noktada Avrupa Sineması, başlangıçta, aslında çoğunluk Fransız filmlerinden oluşan ve bunun dışında görece gişe yapmış yada ortak çalışmalar nedeniyle ülkelerde gösterim olanağı bulmuş diğer ülke filmlerinden oluşur.

Ben de bu noktadan hareketle başladığım, arşivimi arşivleme eyleminde Avrupa Sineması başlığını komple Ülke Sinemaları olarak değiştirdim. Zaten bu başlık altında toplanacak filmlerin çoğu Avrupa kıtasından oluşuyordu ama gerek içerik gerekse tarz olarak bu bölüme dahil olabilecek bir çok ülke daha katıldı aralarına. Bunların başında Meksika, Arjantin, İzlanda filmlerini de sayabilirim.

Gelin arşivimin ana bölümlerini bir sıralayalım:

1. Seçkin yönetmenler - Önemli Hollywood yönetmenleri ve diğer alt sınıflandırmalardan sıyrılan yönetmenlerden oluşuyor. Hepsi de tahmin edebileceğiniz yönetmenlerin sineması.

2. Akımlar/Manifestocular - Sergei Eisenstein, Dziga Vertov, Alman Dışavurumcuları, Gerçeküstücüler, Dogma filmleri (Trier) vb.

3. Sıradışılar/Ara türler – Adlandıramadığım, diğer sınıflandırmalara uysa da o bölümlere koymaya içimin sinmediği, bazen birbirine eşleştirerek ayırdığım filmler. Kiç filmler, sıradışı denemeler, underground filmler, rock kültüründen filmler ve kült filmler de (Donnie Darko gibi) bu bölümde duruyor. 

4. Türk Sineması

5. Orta Doğu Sineması – Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Afganistan filmlerinden başlayıp, Yunanistan’da bitiyor. Yunanlılar bu sınıflandırmaya çok bozulurlardı eminim ama ne olursa olsun bu coğrafyadan ayıramıyorum onları, en azından konu sinema olunca.

6. Ülke Sinemaları - Avrupa filmleri, Meksika, Arjantin, İzlanda gibi ülkelerin filmlerinden oluşuyor. Burada ana kıstas kendi coğrafyalarından ve ülkelerinin özelliklerinden beslenen konular ve kendilerine has yöntemlerle çekilmiş filmler olması.

7. Canlandırma sineması - Adı üzerinde, açıklamaya gerek yok, sonlara doğru Uzak Doğu örnekleriyle bir sonraki sınıflandırmaya bağlanıyor.

8. Uzak Doğu Sineması - Bu coğrafya tümüyle kendine özgü bir algılama biçimi, dolayısı ile de sanatsal anlatım biçimine sahip. Korku, gerilim, fantastik filmler ile başlayan bu bölüm, aslında 1. bölümde olması gereken Won Kar Wai, Takeshi Miike, Takeshi Kitano gibi yönetmenler de bu bölümde toplanmış durumda.

9. Müzik görselleri - Bu bölümde ise geniş bir sınıflandırma var. Konser kayıtları, Video klip DVD’leri, özel çalışmalar vb.

Bu son derece kişisel sınıflandırma şu an ziyaret ettiğiniz ve umuyorum ki hala okumakta olduğunuz yazıların da hangi mantıkla sınıflandırıldığının bir açıklamasıdır.

Daha ilk sayfadan, bu uzunca yazıyı da buraya kadar okuyup hala diğer yazılara geçme isteği duyuyorsanız hoş geldiniz! Çay-kahve servisi henüz internet aracılığıyla yapılamıyor belki ama bundan sonraki sayfalarda umarım sıkmayan, keyifli bir gezinti sağlamış olurum.

Sevgilerle =^.*.^=

 
Service provider: Ozar.net